gençliğe hitabe

tekinsiztip
gençliğe hitabe denildiğinde akla ilk gelen şüphesiz mustafa kemal atatürk'ün 20 ekim 1927'de türk gençliğine öğütler içeren konuşmasıdır.

nutuk'u mecliste yaklaşık 36 saatlik (6 güne yayarak) bir sürede okuyan gazi, bitirişi gençliğe hitabe ile yapmıştır.

“Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir..." diye başlayan hitabe "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!" cümlesiyle sona ermiştir.

angela'nın külleri

steel heart
frank mccourt'un anılarına yaptığınız yolculukta çok şey bulacağınız kitabıdır.
irlanda'dan amerikaya göç etmiş sarhoş bir baba, çaresiz bir anne , kardeşleri ve küçük frank'ın gözünden ailenin ve sancılı bir büyüme sürecine tanıklık ediyorsunuz.
okumaya başladığınız an frank ile büyüyorsunuz, onun gibi hissediyorsunuz. okuduğunuz her satır size empati yaptırıyor. yazarın dili ve anlatım tekniği çok güzel ve çok az yazarın yapabildiğini yapmış mccourt. kalbiniz sıkışırken, gözleriniz yaşla dolarken bir an sizi güldüren satırları okuyorsunuz.

bazen korkuya hapsedilmek zorunda bırakılmış küçük frank'ın yaşadığı çocukluk travmalarına rağmen hissettiği umut sizin de umudunuz oluyor.
acılar, üzüntüler içinde yeşeren umutları, koşullar ne olursa olsun insanın içindeki o neşe duygusunu size hatırlatıyor ve benimsetiyor.

kitaptan bir kaç alıntı.

"din için ölmek palavra. sadece bizi korkutmak için bu palavraları atıyorlar. irlanda uğruna ölmek de palavra. artık kimse hiçbir şey uğruna ölmüyor. yeteri kadar insan ölmüş. ben ne irlanda uğruna ne de din uğruna ölürüm doğrusu. belki, annem için ölebilirim."

"gel, yoksa o merdivenleri çıkıp seni dünyaya geldiğine pişman ederim.
dünyaya geldiğime pişman etmek mi? o da ne demek?"

ebe o'halloran, tanrım, diyor. bu çocuk zaman tünelinden geçti. başı yeni yıl'dayken, poposu eski yıldaydı!"

desert flower

dhairy
Her şeye rağmen yıldızlığa kavuşan bir kadın… 2009 yılı İngiltere, Almanya, Avustralya ortak yapımı, Somalili ünlü süpermodel Waris dirie'nin hayatını konu alan drama filmi. Filmin İMDB puanı 7,4.

Çöl Çiçeği'nin senaristi, yazarı ve yönetmeni Almanya'da yaşayan Sherry Hormann. Hormann, Dirie'in öyküsünden çok etkilendiğini bu nedenle senaryoyu yazarken, dirie'nin yaşadığı sıkıntıları en iyi şekilde ifade etmek için oldukça zorlandığını ifade etmiş.

Somali'de Müslüman kızların “gerçek bakireler” olarak kalacaklarını garanti altına alacağına inandıkları için kız çocuklarını sünnet ederler. Waris de 3 yaşındayken bu inancın kurbanı olur. Kızlar sünnet edildikten sonra bir dikiş atılır ve bu dikiş gerdek gecesine kadar bozulmamalıdır, aksi takdirde kız toplumca namussuz kabul edilir.

Ailesi, 13 yaşına geldiğinde yaşlı bir adamla evlendirmek ister. Ama artık o bu zorbalığa boyun eğmeyecektir. Londra'ya kaçar ve orada fast food restoratında çalışmaya başlar. Bir gün restoranta gelen ünlü bir fotoğrafçı tarafından keşfedilir ve tanınan süpermodel haline gelir. Dirie aynı zamanda yazarlık, oyunculuk gibi diğer dallarda da faaliyet göstermiştir.

Waris Dirie'nin kendi hayatını ele aldığı, aynı adlı kitabı dünya çapında hatırı sayılır bir satış rakamına ulaşarak Almanya'da en çok satanlar arasına girmeyi başarmıştır.

Kadın sünnetinin mağdurlarından biri olan Waris Dirie, bu alanda Afrikalı kızların kurtarılması için çeşitli sosyal projelerde yer almıştır.

kol saati

steel heart
zaman göstergesine daha kolay ulaşabilmek için bileğe takılandır. cep telefonlarının ortaya çıkmasıyla sadece aksesuar olarak kalmıştır. ne cep telefonumun saatine ne de bilgisayarımın saatine bakarım. kolumdaki saatten bakarım zamana. ayrılmaz bir parçam gibidir. öyle rolex olsun, seiko olsun takıntım yoktur. hoşuma giden her modeli alırım. aksesuar işlevselliğinin dışında bana zaman kavramını hatılatır.


“her şeyi zaman varken yapmak gerek. geciktirilmiş sözler, askıya alınmış hayaller, ertelenmiş itiraflar, gerçekleştirilmeyen buluşmalar; bir gün hepsi size pişmanlık olarak geri dönmeden önce, henüz vakit varken" der ya murathan mungan, her baktıkça periyodik zamandan ötesini gösterir bana.

kol saatinin argo jargonda da bir anlamı vardır neyse orasını karıştırmayayım. bgv

lc waikiki

broken_inside
bazı bit pazarı giysileri bunlarınkinden sağlam. beğenip bir kazak alıyorsun, üçüncü yıkamadan sonra kendini salmaya başlıyor. maçta yağmur yemiş, 90'ların bol kesim el dikmesi maç formaları gibi aşağı doğru sünüveriyor. -daha iyi betimleyemezdim herhalde- tişörtleri maksimum 6-7 giyimlik. sonra kendiliğinden cam silme bezi formunu alıyor zaten. günü kurtarmak için "elsiva" (böyle kısaltma şeklinde diyenler var, bu samimiyet nereden geliyorsa artık) birebir.

yenilenebilir enerji pahalı mı sorunsalı

harun
Son birkaç hafta içinde, rüzgar ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının perakende elektrik fiyatlarında artışa yol açıp açmadığı sorusu üzerine enerji uzmanları arasında bir tartışma gündeme geldi. Tartışma, Çevresel İlerleme Başkanı ve Kaliforniyalı Vali adayı Michael Shellenberger'in sorduğu bir makaleden kaynaklanıyor: Güneş ve rüzgar çok ucuzsa, elektrik neden bu kadar pahalı oluyor? Makale, yenilenebilir enerji ve elektrik fiyatlarının artırılması arasındaki nedensel bir ilişkiyi tartışmak için Kaliforniya, Almanya ve Danimarka gibi yenilenebilir ağırlıklı yerlerde elektrik fiyatlarına baktı. İnternetteki enerji kazanımları, Shellenberger'in argümanında delikleri yumuşatmaktadır. Teller ve direkler gibi elektrik dağıtım ekipmanlarının maliyeti ve diğer düzenleyici ve sübvansiyon farkları gibi karıştırıcı faktörleri göz ardı ediyordu. Robert Fares'in makalelerinin birinde, Teksas'ın enerjisinin yüzde 18'ini rüzgar ve güneş enerjisinden aldığı ve geçen yıl ABD'nin ortalamasının oldukça altında kalan elektrik fiyatlarının düştüğünü görülmüştür. Shellenberger'in argümanına diğer iyi cevaplar ise, Austin Üniversitesi'nden Austin araştırma üyesi Joshua Rhodes ve Spark Library kurucularından Alex Gilbert tarafından yayınlandı.

Shellenberger'in başlattığı tartışmanın en iyi yanıtlarından biri, Guelph Üniversitesi'nde doktora yapan araştırmacı Abhilash Kantamneni'den gelmiştir.

Abhilash Kantamneni Amerikalıların elektrik için ne kadar para ödediklerini, elektriklerinin nereden geldiğini ve fiyat ve tedarik karışımlarının zamanla nasıl değiştiğini görmelerini sağlayan inanılmaz bir etkileşimli grafik oluşturdu. Kantamneni, “ABD'deki güneş ve rüzgarın mevcut şebeke penetrasyon seviyelerinde, güneş ve rüzgarın, elektrik maliyetlerinin yükselmesinden sorumlu olduğunu gösteren yeterli kanıt yok” demiştir.

kaynak: https://www.gercekbilim.com/yenilenebilir-enerji-pahali-mi

ulascolak09

harun
benim gibi kullanıcı adını isimden almakla yetinmeyip soyadını da ekleyen muhtemelen anonim olmaktan hoşlanmayan yeni güven sözlük yazarı. hoşgeldin kardeşim.

kırandan aşan aydur

harun


özge öz erdoğan'a ait beni trabzon'da hissettiren karadeniz yöresiyle harmanlanmış muhteşem huzur verici parça.

Kırandan aşan aydır
Bindiğim sarı taydır
Bir gün görmesem yari
Sanırım 14 aydır

Parmağındaki yüzük
Ne naziktir ne nazik
Etmeyelim sevdalık
Daha ayrılamadık

Dere akıyor dere
O da nafile yere
Bağladılar başımı
İstemediğim yere

Oy dere derin dere
Derman ol derdimize
Mevlam (Allah) sabırlar versin
Sevdiğim ikimize

Derenin derincesi
Akar suyun incesi
Şimdi bi yerden gelse
Gönlümün eğlencesi

kaynak: https://www.fibiler.com/Kirandan-Asan-Aydir-Turkusunun-Sozleri_Veri_12484

nargile kafelerde bilim konuşulması

broken_inside
+ bak şini karşim sana çok fena bişey sorcam; dünyada bir insan kalsa da ahlaktan bahsedebilir miydik?
- hmm. edemezdik bence karşim. sence madde neden var?
+ yaa paşam evrende madde falan yok. ama pozitif ve negatif enerji var. bırağh bu işleri. maddeymiş.
- ne demek bırak ya, çok lümpensin. böylesi politik bir ortamda oportünist davranman gerek. hala bünyende yeterli devinimsel imgelemeyi sağlayamadın.
+ metafor kullandım abicim metafor!
- ...neyse, bütün bu kritikler silsilesi sonrası dimağım nargile fokurdatma konusunda bünyeme nihilistçesine baskılar yapmakta.. şşşşüü garson! bize iki nargile getir, közü de bol koy ha. benimki karpuzlu limonlu olsun.
+ benimki de elmalı. elektronunu yanına koy ama. köz kendi içinde nötronla protonlarına ayrılınca eski skolastik düşüncelere gark oluyorum.
- her zaman diyorum, çok lümpensin.
+ sen de patetiksin.
- hadi sen de be.

alexandrias genesis sendromu

steel heart
iskenderiye kökenli gen hastalığıdır. en belirgin özellik mor renk göz bebeklerine sahip olmalarıdır. göz bebekleri mor olan kişilerin diğer insanlara göre bakış açıları daha geniştir.

genelde kadınlarda görülen bu sendromun diğer özellikleri ise saç, kirpik, kaş dışında vücütlarında kıl olmaması ve adet dönemlerinde dahi doğurganlıklarını devam ettirmeleridir. ayrıca bağışıklık sistemleri de çok güçlüdür.

antik mısır'da bu sendroma sahip kişilere "ruh insanları" denilirdi. bazı kültürlerde ise "şeytanın kızları" olarak isimlendirilirdi.

kılıçdaroğlu’nun iftirası

broken_inside
kılışdarın geçmiş yıllarda sesekayı batırmış olmasına delalet eder.

ismail köybaşı'ndan sonra türk solunun yüz karasısın kılışdar. sesekayı da batırdın zaten. zinhar sana oy moy yok.. bu arada daha önce sesekayı batırmış olduğunu söylemiş miydim?

jane eyre

veritas
Charlotte bronte'ün hayatından izler taşıyan eseri olan, ilk feminist Roman olarak kabul edilen kitap.

İlk okuduğum zaman bir hayli etkilenmiştim. Özellikle iki aşık arasındaki uçurum, tabaka farkı ve burjuvazinin yarattığı sorunlar harika bir şekilde işlenmiştir. Dönemin İngiliz yaşantısındaki kadın-erkek uçurumun farklı bir dille anlatılması eseri ilk feminist eser yapmıştır.

Başlangıçta zaten okurla sohbet eder gibi bir girişle mest etmeye başlıyor; sonra o masum, her şeyden arınmış kız çocuğunun hayatı tam anlamıyla bir dram. Dediğim gibi hepsi Charlotte bronte'ün acıları, iç çekişleri.

"Bir kadın, geleneklerin kendisi için yeterli saydığı şeylerden daha fazlasını yapmak, öğrenmek isterse onu kınamak, alaya almak düşüncesizliktir. "


Bir de 2011 yılında sinemaya uyarlanmış şekli vardır. Genel olarak ortalamanın üstünde fakat senaryo ve kurgunun biraz aşağıda olması filmi aşağıya çekmektedir.

şopar

broken_inside
kökeninin şiptar kelimesinden geldiğini zannediyorum.

(bkz:shqiptar) ise de, arnavutça'da 'arnavut' anlamına gelir. zamanında sırplar bunu arnavutlara hakaret anlamında kullanmışlar, işin ilginç yanı, arnavutlar da bunu birbirlerine hakaret olarak kullanıyorlar. (bkz:swh)

bu kelime sanırım bize göçmenlerden hediye. aramıza karıştıktan sonra bizde de insanlar arasında değişe değişe 'şopar' haline gelmiş. tam emin olmamakla beraber "şiptar" ile "şopar" arasında fonetik bir bağlantı olduğunu düşünüyorum.