eşi öldüğünden beri, her gece yalnız bir şekilde ava çıkıyordu. şatodaki hizmetçileri de kovmuştu. artık koca şatoda sadece o vardı artık. sadece arada bir vergileri tahsil eden memuru ve vergilerini tarlalarından ödeyen köylülerle bir araya geldiğinde insanların arasına karışıyordu.
çoğu derebeyinin aksine, tebaası tarafından seviliyordu. ama eşi ölünce içine girdiği kasvetli ruh halinden ötürü, tebaası da kendisi için üzülmeye başlamıştı.
eskiden leydi, her kasbaya indiğinde kasabada bayram havası eserdi. artık kasaba da lordla beraber yalnızlığa gömülmüştü.
tüm bu kasvetli yapı, köylülerin hayvanlarına dadanan bir kurt yüzünden daha da çekilmez bir hal aldı.
lord da bu durumdan memnun değildi. ne kadar yasta olsa da halkına karşı kendini sorumlu hissediyordu. ayrıca topraklarına ölüm getiren bu hayvanı da kendisine tehdit olarak görmeye başlamıştı. kurt da olsa, vergi gelirlerini çalan herkes onun düşmanıydı.
artık kasabaya konuşlanan ordusu sadece kasabayı ve yakın çevredeki köyleri korumaya yetiyordu. kurdun peşine düşseler bu sefer kurt da askerlerin yokluğunu seziyor ve tekrar saldırıya geçiyordu. haliyle lord harekete geçmeye karar verdi.
dolunaylı bir gecede, her zaman ava çıktığı gibi, yalnız bir şekilde ormana girdi. hayvanı ürkütmemek için de yanına meşale almadı. sezgilerine güveniyordu.
mızrağıyla her an saldırıya hazır bir şekilde ormanın içinde sessiz bir şekilde yol almaya başladı. bir süre yürüdükten sonra ormanın içindeki akarsuyun kenarında dinlenmeye karar verdi.
akarsu, ormanı ikiya bölüyordu. derinliği on metre, genişliği 300 metre kadardı. haliyle askerlerin rahatça geçebilmesi için bir köprü yapılmıştı.
köprüye yaklaşınca, birisinin köprüde durduğunu görmüştü. uzaktan net olarak seçemiyordu. tedbiri elden bırakmadan hızlı adımlarla köprüdeki kişiye doğru yürümeye başladı.
"bu saatte burada ne yapıyorsun?" diye bağırdı.
köprüdeki kişi, lord'a yüzünü dönünce lord onun aslında bir kadın olduğunu gördü. evet, çıplak bir kadındı. parlak sarı saçları geceyi güneş gibi aydınlatıyordu. gözleri akarsuyun rengi gibi turkuazdı. vücudu o kadar güzel biçilenmişti ki eski eşinden bile kat kat daha güzel bir kadındı.
kadın baygın gözlerle lord'a baktı. bir-iki adım attıktan sonra kadın olduğu yere yığıldı. lord kadına doğru koştu. kadını sırtına aldı ve şatoya doğru yürümeye başladı. yolda "keşke atımı da yanımda getirseydim." dedi. kadın her ne kadar zayıf görünse de epey ağırdı ve lord yoruldukça daha da ağır geliyordu.
güç bela, şatoya ulaştı. kadını yatağa yatırdı. şömineyi yaktı. köylülerin vergi olarak getirdiği fıçılardan birini açtı ve sürahiye şarap doldurdu. tekrar odaya çıktı ve şarap içerken kadını izlemeye başladı. o kadar çekici bir kadındı ki karşısında kendini zor zaptediyordu.
sandalyeden kalktı. yatağa oturdu. işaret ve orta parmaklarını birleştirip, parmaklarını kadının yüzünde gezdirdi. teni çok yumuşaktı.
kendini çok zorlasa da dayanamadı... kadının dudaklarına yapıştı...