A- ülker metro çukulata.
B- metro yeraltı ulaşım hizmeti.
C- metro toptancı market.
D- metro seyahat. ( kesinlikle Son tercih)
30 yaşına gelip hala sözlükte yazan kadın
"E o zaman yavaştan ben yol alayım? " dedirten başlık. Sinirimi de bozmadı değil.
roberto carlos
Ayak bilekleri baldır kadar, devasa güç sahibi insanoğlu...yanlış hatırlamıyor isem frikikleri harika...
s400
YA İZZET YADA ZİLLET..!
Milli Savunma Bakanımız Hulusi Akar, ABD'nin S-400 için #Türkiye'ye kuvvetle muhtemel uygulayacağı yaptırımlara karşı hazırlık yapıldığını söyledi.
Sayın Akar, ayrıca artık ülkemiz için hayati öneme sahip olan S-400 eğitimi için TSK Personeli'nin Rusya'ya gönderildiğini de söyledi.
Devletimizin gösterdiği bu siyasi kararlılık, artık siyaseten bağımsız bir Devlet olduğumuzun apaçık bir ispatıdır.
Lakin ekonomik açıdan hâlen bağımlı olduğumuz da aşikardır. İşte bu nedenle, Devletimizin kazandığı siyasi bağımsızlığın bedelini bir süredir ekonomik olarak ödüyoruz. Görünen o ki, bir süre daha ödemeyede devam edeceğiz.
Elbette bu konuda bize düşen vazife, 95 yıldır hasret kaldığımız siyasi bağımsızlığımızın bedelinin karşısında şikayetçi olmak yerine, sonuna kadar Devletimizin yanında olmaktır.
Aksi halde, bizden dolayı Devletimiz geri adım atarsa, geçici bir süre ekonomik anlamda rahatlayabiliriz.
Lakin nihayetinde, bizi yine Eski Türkiye'ye mahküm edeceklerini ve dahi bu sefer çok daha ileri gideceklerini bilmek gerekir.
Yani demem o ki, millet olarak önümüzde iki tercih var: ya izzet yada zillet! ALLAHCC yâr ve yardımcımız olsun.
Saygı ve Adalet le
#horasan
Milli Savunma Bakanımız Hulusi Akar, ABD'nin S-400 için #Türkiye'ye kuvvetle muhtemel uygulayacağı yaptırımlara karşı hazırlık yapıldığını söyledi.
Sayın Akar, ayrıca artık ülkemiz için hayati öneme sahip olan S-400 eğitimi için TSK Personeli'nin Rusya'ya gönderildiğini de söyledi.
Devletimizin gösterdiği bu siyasi kararlılık, artık siyaseten bağımsız bir Devlet olduğumuzun apaçık bir ispatıdır.
Lakin ekonomik açıdan hâlen bağımlı olduğumuz da aşikardır. İşte bu nedenle, Devletimizin kazandığı siyasi bağımsızlığın bedelini bir süredir ekonomik olarak ödüyoruz. Görünen o ki, bir süre daha ödemeyede devam edeceğiz.
Elbette bu konuda bize düşen vazife, 95 yıldır hasret kaldığımız siyasi bağımsızlığımızın bedelinin karşısında şikayetçi olmak yerine, sonuna kadar Devletimizin yanında olmaktır.
Aksi halde, bizden dolayı Devletimiz geri adım atarsa, geçici bir süre ekonomik anlamda rahatlayabiliriz.
Lakin nihayetinde, bizi yine Eski Türkiye'ye mahküm edeceklerini ve dahi bu sefer çok daha ileri gideceklerini bilmek gerekir.
Yani demem o ki, millet olarak önümüzde iki tercih var: ya izzet yada zillet! ALLAHCC yâr ve yardımcımız olsun.
Saygı ve Adalet le
#horasan
türkiye'den bilim insanı çıkmamasının sebebi
Beyin göçü kavramını ilk duyduğumda bunun neden ülkemize olumsuz etkileri olduğunu, kalanların bu boşluğu neden dolduramadığı gibi sorular zihnimi epeyce meşgul ederdi.
Kendisini geliştirmek ve daha iyi şartlarda yaşayıp çok gelir elde etmek için eskiden ABD veya Batı'ya göç eden nitelikli insanlara saygı duymakla birlikte bugün ülkemizde Beyin Göçü için yeterli neden olmadığını düşünüyorum. Çünkü bugün araştıran, geliştiren ve üreten Bilim İnsanlarına fırsat ve imkân tanınmakta ve devletimiz her konuda destek olmaktadır…
Bizim konumuz ise kendisi ülkemizde oksijen teneffüs etmeye devam edip de beynini yabancı ülkelere mülteci bırakmış insanlarla birlikte az gelişmiş beynini de yanına alıp giden/kaçan hainlerdir. Bunun yanında burada yaşayıp da beynini ABD, Avrupa ya da diğer Batılı güçlere emanet edip olanca ağırlığını ülkemizde bırakmış zevattan bahsediyorum. Çünkü bunlar bize ve ülkemize aidiyet hissetmeyip hep yabancı kaldılar. Her zaman bizimle ilgili düşünceleri Batılı düşünür, medya ve kültürünün gözünden oluşmuş olup asla yerli bir bakış açısı kazanmış değillerdir.
Bugün ülkemizdeki demokratikleşme ve millet iradesinin pekiştiği bir ortamı hazmetmekte güçlük çeken insanların sanki kendinde bir keramet varmış gibi ülkeyi terk etmekten bahsetmesi de az gelişmiş beyin göçü olarak değerlendirilebilir. Müslüman bir toplum olduğumuzu kabullenmekte güçlük çeken bu insanlar her fırsatta “bu ülkede yaşanmaz” derler ve hemen bir Avrupa ülkesini örnek gösterirler. Üstad Cemil Meriç'in bir sözü aklıma geldi şimdi! Demek ki az gelişmiş beyin modeli yeni değil eski bir model ki daha o zamanlar üstad bu konuda gerekeni söyleyerek çok önemli bir teşhis yapmıştır:
“Her dudakta aynı rezil şikâyet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.Türk aydını, Kitâb-ı Mukaddes'in Serseri Yahudisi... Hangi Türk aydını? Kaçanlar ne Türk, ne aydın. Bu firar bir Kabil kompleksi.
Kabil kompleksiyle Meriç, kendinden daha iyi, başarılı olana tahammül edememenin verdiği hazımsızlıkla işlediği cinayeti unutmak için vaka mahallinden uzaklaşan, vicdanın sesini yad ellerde unutmağa çalışan bedbahtın karanlık ve günahkar duygularını anlatırken Serseri Yahudi ile de sandallarını tamir ettirmek isteyen Hz. İsa'yı tanımayıp kovan ve Tanrı'nın gazabına uğrayarak kıyamete kadar dolaşmağa mahkûm edilen ayakkabı tamircisi Yahudi'yi anlatır. Bu Yahudi bir felaket taşıyıcısıdır ve uğradığı her ülkede veba çıkar. (Bu Ülke, Cemil Meriç)
Beyin göçü denince bir anlam karmaşasından bilgi kirliliğine hatta hasbel kader ülkemizden göçen herkesin kendinde bir keramet arayıp ülkenin zor durumda kaldığını düşünmesine kadar bir sürü soru karşımıza çıkmaktadır! Batının maddi anlamda bizden ileride olduğunu kabul etmekle beraber bu zevat, bizdeki olumlu gelişmeleri hep küçümserler ve asla tatmin olmazlar. Onlar için Nietzsche'nin dediği Muhyiddin-i Arabi'nin sözlerinden daha değerlidir. Kendisi bu ülkede kalıp da beyni mülteci olanlar için ne söylesek azdır!
Çocuklarımız için de aynı şekilde yıllarca Batılı değer yargıları ile büyütüp yetiştirmekle ilgili popüler bir kültür baskısı oldu. Bireyselleşme ve özgürleşme baskısı bulaşıcı bir hastalık gibi toplumumuza sirayet etmişti. Oysa çocuklarda gelişim ihtiyaçlarının üzerindeki özgürlük onları yalnızlaştırır ve mutlu etmez…
Bugün artık kendimizle, tarihimizle, mirasımızla barıştığımız ve kendimizle yüzleşmeye başladığımız bir dönemin içindeyiz. Elbette sorunlarımız var, elbette kendimiz olmanın bir bedeli olacaktır. Ya onların istediği gibi yaşayıp kendimiz olamadığımız gibi onlar gibi de olamayacağız ya da milletçe mutlu ve başarılı olmak istiyorsak kendimiz olacağız.
Kendisini geliştirmek ve daha iyi şartlarda yaşayıp çok gelir elde etmek için eskiden ABD veya Batı'ya göç eden nitelikli insanlara saygı duymakla birlikte bugün ülkemizde Beyin Göçü için yeterli neden olmadığını düşünüyorum. Çünkü bugün araştıran, geliştiren ve üreten Bilim İnsanlarına fırsat ve imkân tanınmakta ve devletimiz her konuda destek olmaktadır…
Bizim konumuz ise kendisi ülkemizde oksijen teneffüs etmeye devam edip de beynini yabancı ülkelere mülteci bırakmış insanlarla birlikte az gelişmiş beynini de yanına alıp giden/kaçan hainlerdir. Bunun yanında burada yaşayıp da beynini ABD, Avrupa ya da diğer Batılı güçlere emanet edip olanca ağırlığını ülkemizde bırakmış zevattan bahsediyorum. Çünkü bunlar bize ve ülkemize aidiyet hissetmeyip hep yabancı kaldılar. Her zaman bizimle ilgili düşünceleri Batılı düşünür, medya ve kültürünün gözünden oluşmuş olup asla yerli bir bakış açısı kazanmış değillerdir.
Bugün ülkemizdeki demokratikleşme ve millet iradesinin pekiştiği bir ortamı hazmetmekte güçlük çeken insanların sanki kendinde bir keramet varmış gibi ülkeyi terk etmekten bahsetmesi de az gelişmiş beyin göçü olarak değerlendirilebilir. Müslüman bir toplum olduğumuzu kabullenmekte güçlük çeken bu insanlar her fırsatta “bu ülkede yaşanmaz” derler ve hemen bir Avrupa ülkesini örnek gösterirler. Üstad Cemil Meriç'in bir sözü aklıma geldi şimdi! Demek ki az gelişmiş beyin modeli yeni değil eski bir model ki daha o zamanlar üstad bu konuda gerekeni söyleyerek çok önemli bir teşhis yapmıştır:
“Her dudakta aynı rezil şikâyet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.Türk aydını, Kitâb-ı Mukaddes'in Serseri Yahudisi... Hangi Türk aydını? Kaçanlar ne Türk, ne aydın. Bu firar bir Kabil kompleksi.
Kabil kompleksiyle Meriç, kendinden daha iyi, başarılı olana tahammül edememenin verdiği hazımsızlıkla işlediği cinayeti unutmak için vaka mahallinden uzaklaşan, vicdanın sesini yad ellerde unutmağa çalışan bedbahtın karanlık ve günahkar duygularını anlatırken Serseri Yahudi ile de sandallarını tamir ettirmek isteyen Hz. İsa'yı tanımayıp kovan ve Tanrı'nın gazabına uğrayarak kıyamete kadar dolaşmağa mahkûm edilen ayakkabı tamircisi Yahudi'yi anlatır. Bu Yahudi bir felaket taşıyıcısıdır ve uğradığı her ülkede veba çıkar. (Bu Ülke, Cemil Meriç)
Beyin göçü denince bir anlam karmaşasından bilgi kirliliğine hatta hasbel kader ülkemizden göçen herkesin kendinde bir keramet arayıp ülkenin zor durumda kaldığını düşünmesine kadar bir sürü soru karşımıza çıkmaktadır! Batının maddi anlamda bizden ileride olduğunu kabul etmekle beraber bu zevat, bizdeki olumlu gelişmeleri hep küçümserler ve asla tatmin olmazlar. Onlar için Nietzsche'nin dediği Muhyiddin-i Arabi'nin sözlerinden daha değerlidir. Kendisi bu ülkede kalıp da beyni mülteci olanlar için ne söylesek azdır!
Çocuklarımız için de aynı şekilde yıllarca Batılı değer yargıları ile büyütüp yetiştirmekle ilgili popüler bir kültür baskısı oldu. Bireyselleşme ve özgürleşme baskısı bulaşıcı bir hastalık gibi toplumumuza sirayet etmişti. Oysa çocuklarda gelişim ihtiyaçlarının üzerindeki özgürlük onları yalnızlaştırır ve mutlu etmez…
Bugün artık kendimizle, tarihimizle, mirasımızla barıştığımız ve kendimizle yüzleşmeye başladığımız bir dönemin içindeyiz. Elbette sorunlarımız var, elbette kendimiz olmanın bir bedeli olacaktır. Ya onların istediği gibi yaşayıp kendimiz olamadığımız gibi onlar gibi de olamayacağız ya da milletçe mutlu ve başarılı olmak istiyorsak kendimiz olacağız.
doktor hasta ilişkisi
bir rivayete göre doktorlara daha tıp fakültesinde öğretilen ilişki türü. eğer doktor "hastaya onunla eşit şartlardaymış gibi davranırsa hasta üzerindeki hakimiyetini kaybeder" gibi bir anlayışa sahip oluyorlar böylece. çünkü eğer böyle olmazsa "aç poponu iğne yapıcam" diyen doktorun dediğini yapmazmışsınız. "önce şu tedaviyi uygulayalım, sonra olmazsa öbürüne geçersiz" diyen doktora, "direkt ikinci tedaviye geçelim o zaman" dermişiz. uçuk bir rivayet olsa da haklı yönleri var. misal benim gibi bel fıtığı olan hastaları görüyorum "ameliyat ameliyat" diye tutturmuşlar. oysa ki bunun ön aşamaları var, bazı şartları var filan.. öncekileri denemeden ameliyata girmenin zararlarından bihaberler. bu yüzden o muayene odasına girdiğinde "buyrun efendim hoşgeldiniz" demiyor da "otur şöyle.. evet derdin ne?" diyerek psikolojik bir üstünlük kuruyor. ister istemez tedavi sürecinde direksiyonu ona veriyorsunuz böylece. doktorlar çoğunlukla sizin faydanız için çalıştığından, buna da izin vermeniz gerekir. bilinçli bir müsaade olursa daha da iyi anlaşırsınız. "çoğunlukla" dedim çünkü sırf hastaneye daha çok kazandırmak için tahlilleri arttıran doktorlar da var maalesef
dövmek
Vurarak canını acıtmak.
tartuffe ou l'imposter
xiv. louis ve moliere ortaklığında yazılmış olan tiyatro eseri. moliere'in yazdığı ilk versiyon çok daha fena göndermeler içeriyormuş ama louis, "bak moliere; seni severim, bu tam benim istediğim gibi ama herkes benim gibi değil. çok sesli düşünüyorsun, bir günü fişini çekerler öylece kalıverirsin ortada" demiş ve bunun üzerine moliere "fiş ne ola ki?" diye içinden düşünse de "peki kralım" deyip louis'nin müdahalesini kabul etmiştir. bazı replikler xiv. louis tarafından yazılmıştır bu sebeple.
neyse efendim, oyun versailles'da açık havada sergilenir. sergilenir ama dindar kişiler "bu oyunla moliere dindarlara ne demek istemekte, nereye varmak istemektedir?" diye isyan ederler. en son paris başpiskoposu "her kim bu oyunu izlerse kilise dışıdır!" diye ferman yayınlamış ve böylece xiv. louis büyük baskı altında kaldığı için oyunu yasaklamak zorunda kalmıştır.
neyse efendim, oyun versailles'da açık havada sergilenir. sergilenir ama dindar kişiler "bu oyunla moliere dindarlara ne demek istemekte, nereye varmak istemektedir?" diye isyan ederler. en son paris başpiskoposu "her kim bu oyunu izlerse kilise dışıdır!" diye ferman yayınlamış ve böylece xiv. louis büyük baskı altında kaldığı için oyunu yasaklamak zorunda kalmıştır.
aldatıldığını öğrendiğinde ilk ne yaparsın
Naklıye şirketini arar evi toplar ortak hesapta kı tüm parayı çeker kredi kartından alabildiğim kadar altın alır kızımı da yanıma alıp giderim ne hali varsa görsün (bu arada araba benim üstüme polise çalıntı ıhbarı yaparım uğraşsın dursun)
İnanın bunun hepsını yapmam sadece bir kaç saatimi alır
İnanın bunun hepsını yapmam sadece bir kaç saatimi alır
