Duyduğunda insanı ifrit eden, tüylerinin diken diken olmasına sebebiyet veren tekrarlanması halinde bünyede bulantı hissi uyandıran, cileden çıkartan kelimelerdir.
Aynen
Yıkılıyo
Anladın mı, anlatabiliyor muyum
Kastım ( şu günlerde kazanmak demekmiş)
..of, oha falan oldum yani...
aşkitom, beybisi
mahur
@mahur moderatör
yazar
1,181
entry
14
takipçi
16
takip edilen
2,757
beğeni
1,061
favori
32,493
puan
Efsane Yazar
“Beni tanımak isteyen girilerimi okusun” diye düşünen, güven sözlük yazarı.
churchill
Soda, tuz ve limonla yapılan bir içecektir. Bardağın dibine yarim limon suyu bir çimdik tuz atılır ve yavaş yavaş soda ilave edilir. Sodayı Hızlıca eklerseniz limon ve tuzla tepkimeye girer ve gözlerinizin önünde taşıp gider. Oldukça değişik ve hoş bir içecektir. Tavsiye ederim.
vahşi şeyler ülkesinde
1963 yılında yayınlanmış ve yazar Maurice Sendak tarafindan yazılmış bir kitaptır. Yayınlanmasının üzerinden elli yılı geceli çok olup altmışına merdiven dayamış bir çocuk kitabıdır. Ayrica belirtmeliyim ki üzerinden bir ömür geçmesine rağmen hala güncelliğini koruyabilmiş nadir bir çocuk kitabıdır. Zaman ne kadar gecsede insan hep aynı insan olduğunun göstergesidir. O zamanın anne babaları ve çocuklarının şimdilerden pekde farkı olmadığını kanıtlayan bir eser. Zannediyorum ki bin yıl öncede pek bir değişiklik yoktu ve bin yıl sonrada değişen ufak tefek değişikler sonucunda herşey aynı olacaktır. İçeriğini fevkalade begendigin bir kitaptır. Bir tek yazılanlar değil aynı zamanda görsel acıdan da doyurucu bir kitap. Harika resimler, harika bir hayal gücünün ürünüdür.
fakir olmanın avantajları
Küçücük bir hediyeden bile mutlu olabilirsin. Sana hediye alacakalar acaba bu onda var mıdır diye düşünmezler, kesin yoktur.
insana huzur veren şeyler
Kosturmacali bir günün ardından, Herkes gece uykuyuya dalıp ev sessizliğe büründüğü sırada azıcık kitap okumak ve hayallere dalmak. Başka dünyalara gitmek, başka insanlarla vakit geçirmek gibi geliyor bana.
han duvarları
faruk nafiz çamlıbel'in En meşhur şiiridir.
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
faruk nafiz çamlıbel
han duvarları başyapıtı sonucunda "han duvarları şairi" diye anılan şairdir.
stajyer
Robert De Niro ve Anne Hathaway başrollerini paylaştığı 2015 yapımı amerikan filmidir. Oldukça eğlenceli bir komedidir.

sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar
Eşek donduran güneşi de derler bizde bu havalara yada iyimser bakış acısıyla yazdan kalma birgün...

hazaralar
Afganistan nüfusunun yaklaşık %9'unu oluşturan halk. Kökenlerinin Cengiz Han döneminde bölgeye gelen Moğollar dayandığı sanılmaktadır. Başka bir kaynağa göre ise türk boylarından geldiği söylenir. Kendileri şiidir ve farsça konuşurlar. kökenleri hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte afganistanda taliban zamanında soy kirima uğramaları kesindir.
keşmekeş
Kökeni farsça olup üç anlama sahiptir:
1. Karışıklık.
2. Çekişme, kavga.
3. Kararsızlık, tereddüt.
1. Karışıklık.
2. Çekişme, kavga.
3. Kararsızlık, tereddüt.
viral
kelime anlamı olarak 'virüs yayılması' anlamına gelirken Pazarlama terimi olan 'viral' olumlu, talep edilen bir davranış olarak tanımlanır. Her iki anlamda da viralin ortak noktası ise kontrol dışında gerçekleşen bir yayılmaya anlamına gelir.
Sosyal medyada bir videonun viral olması yani kontrol dışında kendiliğinden yayılması, Zincirleme paylaşım ile kısa zamanda yüz binlere, milyonlara ulaşmak 'viral olmak' anlamına gelir.
Sosyal medyada bir videonun viral olması yani kontrol dışında kendiliğinden yayılması, Zincirleme paylaşım ile kısa zamanda yüz binlere, milyonlara ulaşmak 'viral olmak' anlamına gelir.
masal
Bir zamanlar, Ekranlar çıkmadan önceki insanların en büyük eğlencesiydi masallar. Biz bu zamanları az buçuk yakalayan çocuklardık. Büyüklerimiz bize masallar anlatırken hayallerde kaybolur giderdik. Aşağıda paylaşacağım masal anneannemin bize anlattığı bir masal. daha çocukken not defterime kaydetmisim ki suan paylaşabiliyorum ve o kadar pişman oluyorum ki niye daha fazlasını yazmamışım diye...
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken develer tellal, pireler berber iken ülkenin birinde ihtiyar bir çiftçi varmis. Bu ihtiyar adam ölmeden önce oğluna vasiyet etmiş: Sen, sen ol çocuğum sakın bir kösenin değirmeninde buğdaylarını öğütme, demiş. Çiftçinin oğlu buğdayları ekmiş, büyütmüş, sonunda hasat yapmış. Buğdayları öğütme işine sıra gelince değirmen aramaya koyulmuş. Bir değirmene girip sahibinin köse olduğunu görünce babasının öğüdü hemen aklına gelmiş. Oradan ayrılmış hemen başka bir değirmen bulmak için. Birçok değirmene gitmiş ama hiç köse olmayan bir degirmenciye rast gelmemiş. en son değirmende artık pes etmiş ve ne olursa olsun artık buğdaylarını öğütmeye karar vermiş. Köse hemen buğdayları öğütmüş. Çiftçinin oğlu ücretim nedir diye sormus: kösede demiş ki ben ücretle çalışmam şimdi ikimizde bir masal anlatacağız hangimizin masalı güzel olursa unlarda onun olur demiş. Oğlan tabiki anlamış hemen babasının neden köselere buğdaylarını öğütmemesi gerektiğini. Köse kendine göre anlatmış bir masal. Sonra oğlana sıra gelmiş ve başlamış anlatmaya; benim bir arım vardır. Öküzlerimin yanına koşa koşa boynunda bir yara çıktı. Sordum soruşturdum ne iyi gelir nasıl geçiririm yarasını diye. Ceviz yaprağını sür dediler. Dedikleri gibi yaptım arımın boynunda bir ceviz ağacı çıktı. Bu ceviz ağacını çocuklar taşlaya taşlaya, ceviz ağacının altı tarla oldu. Bende buraya buğday ektim. Buğdaylar büyüyüp, olgunlaştı. Hasada sıra geldi. Tam aldım elime bir orak, başladım hasada. Birde ne göreyim karşımda bir tilki. Orak tilkinin kuyruğuna takıldı. Tilki kaçtı, orak biçti tüm tarlayı. Sonra tilkiden bir mektup düştü. Mektupta diyor ki köse çok bilmesin buğdaylar benimdir.
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken develer tellal, pireler berber iken ülkenin birinde ihtiyar bir çiftçi varmis. Bu ihtiyar adam ölmeden önce oğluna vasiyet etmiş: Sen, sen ol çocuğum sakın bir kösenin değirmeninde buğdaylarını öğütme, demiş. Çiftçinin oğlu buğdayları ekmiş, büyütmüş, sonunda hasat yapmış. Buğdayları öğütme işine sıra gelince değirmen aramaya koyulmuş. Bir değirmene girip sahibinin köse olduğunu görünce babasının öğüdü hemen aklına gelmiş. Oradan ayrılmış hemen başka bir değirmen bulmak için. Birçok değirmene gitmiş ama hiç köse olmayan bir degirmenciye rast gelmemiş. en son değirmende artık pes etmiş ve ne olursa olsun artık buğdaylarını öğütmeye karar vermiş. Köse hemen buğdayları öğütmüş. Çiftçinin oğlu ücretim nedir diye sormus: kösede demiş ki ben ücretle çalışmam şimdi ikimizde bir masal anlatacağız hangimizin masalı güzel olursa unlarda onun olur demiş. Oğlan tabiki anlamış hemen babasının neden köselere buğdaylarını öğütmemesi gerektiğini. Köse kendine göre anlatmış bir masal. Sonra oğlana sıra gelmiş ve başlamış anlatmaya; benim bir arım vardır. Öküzlerimin yanına koşa koşa boynunda bir yara çıktı. Sordum soruşturdum ne iyi gelir nasıl geçiririm yarasını diye. Ceviz yaprağını sür dediler. Dedikleri gibi yaptım arımın boynunda bir ceviz ağacı çıktı. Bu ceviz ağacını çocuklar taşlaya taşlaya, ceviz ağacının altı tarla oldu. Bende buraya buğday ektim. Buğdaylar büyüyüp, olgunlaştı. Hasada sıra geldi. Tam aldım elime bir orak, başladım hasada. Birde ne göreyim karşımda bir tilki. Orak tilkinin kuyruğuna takıldı. Tilki kaçtı, orak biçti tüm tarlayı. Sonra tilkiden bir mektup düştü. Mektupta diyor ki köse çok bilmesin buğdaylar benimdir.
danone
Kendisinin Sahip olmadığı "doğallık ve saflık" kavramları üzerinden reklam yapmaya çalışan markadır. Mesela benim hatırladığım bir reklamı var çocuklar anne yoğurdu der danoneye. benim kendimin yaptığı yoğurdun üç gün sonra tadı değişmeye başlar ve bir hafta sonra baya ekşimsi bir tat alır ama ya danonenin maşallahı vardır öyle doğaldır ki haftalarca mis gibi durur. Hele birde çocuklar için meyveli yoğurtlarını hiç anlatmaya bile değmez. Evde hazırlanan meyveli yoğurdun ömrü yarim saati bulmazken danone oyle bir dogaldir ki seneyle durabilir
4 şubat dünya kanser günü
Kanser önlenebilir bir hastalık olduğu kadar tedavisi oldukça zor bir hastalıktır. Cevremde, en yakınlarımda süreçlerine şahit olduğum zorlu hastalıklardan biridir. Kayinvalidem kanseri atlatırken dedem ve anneannemi bu hastalıktan kaybettik. Alllah tum kanser hastalarinin yardimcisi olsun, herkese sifalar versin.
efendimiz
reşit haylamaz'in kitabıdır. gönül tahtimizin eşsiz sultanı efendimiz kitabın tam adıdır. kitabı aynı zamanda radyo tiyatrosu biçiminde de yapmışlar. Youtubeda denk geldim ve çok beğendim. Oyuncu mazlum kiper seslendirmiştir.
175 video şeklindeki seriyi takip etmeniz yeterli. Bir bölüm 15- 20 dakika boyunca sürüyor.
175 video şeklindeki seriyi takip etmeniz yeterli. Bir bölüm 15- 20 dakika boyunca sürüyor.
tevafuk
birbirine denk gelme, latîfâne bir şekilde uyum içinde olma anlamına gelen terimdir.
sözlük yazarlarının aramıza katılma hikâyeleri
Benim sözlük denen olgudan hiç haberim yoktu. Bilirsiniz 1000kitap diye kitap uygulaması vardır. Onu bir süredir kullanıyordum ama çok fazla değildi. Kullananlar bilir orada akis cok hizlidir. Dakikada binlerce ileti akar. iste o yogunlukta bende sözlük ile ilgili bir bildiri belkide paylastiklari ilk bildiri olabilir, Ona denk geldim. Neymis diye bir girdim. Hala burdayim. Yavas yavas da ogrendik. Burdaki sahsina munhasir herkesi beğenerek takip ediyorum. Inşallah da boyle ozel bir yerde devam etmek nasib olur. Olsa olsa buna tevafuk denir.
tevafuk
tevafuk
rahman
Kâfir-mümin ayırmadan yarattığı bütün varlıklara merhamet eden, nîmet veren” anlamına gelen allah'ın isimlerindendir.
rahim
Âhirette mümin kullarına acıyan, merhamet eden” anlamında esmâ-i hüsnâdan , Allah'ın en güzel isimlerindendir.
