taethorden
@taethorden yazar
144
entry
7
takipçi
6
takip edilen
358
beğeni
159
favori
6,586
puan
Uzman Yazar
leyla
'Zifiri karanlık / gece' anlamına gelen Arapça kökenli kız ismi.
mihriban
'Güneş'in önde geleni' anlamına gelen Fars kökenli kız ismi.
roma
eski adı 'Latium' olan şehir. Romulus bu şehre Rex( kral) olunca adı roma olmuş.
trafiğin sebebinin sürücüler olması
bu şöyle tanımlanıyor. %95 surucu , %3 yaya, % 2 yolcu şeklinde. tamamen sürücüler diyemeyiz ama genellikle sürücüler trafik kazasına sebep oluyor.
başka gezegenlerde yaşam var mı yok mu araştırmaları
bunu yapabilmek için ışık hızına ulaşılması gerekmekte. buna şu anda pratik olarak ulaşamıyoruz. bir de uzak sistemlere gidebilmek için ışık hızı bile yetmiyor. örneğin 2.5 milyon ışık yılı uzaklıktaki 'andromeda' galaksisine gitmek için ışık hızı yetersiz. Warp teknolojisine geçmen gerekiyor ki buna bu da koca bir sorun.
ürgüp
Cappadocia et Galatia 'da olan şehirdir.
yunan mitolojisi
bilgi edinmek isteyen hesiodos'un theogonia sini okuyabilir. veya Homeros okuyun.
demokrasi
demos (halk)+kratein(güç/erk/egemenlik) kelimelerinin birleşmesi sonucu olan kavramdır.
biz buna milli egemenlik diyoruz. bu kavramlar genelde siyaset felsefesi konusu oluyor.
siyaset felsefesi de ' daha iyi bir toplum nasıl yaratılır?' sorusuna cevap aramaktadır. işin içine 'insan' faktörü girince 'mane tekel fares' olması kaçınılmaz bir durum olmaktadır.
biz buna milli egemenlik diyoruz. bu kavramlar genelde siyaset felsefesi konusu oluyor.
siyaset felsefesi de ' daha iyi bir toplum nasıl yaratılır?' sorusuna cevap aramaktadır. işin içine 'insan' faktörü girince 'mane tekel fares' olması kaçınılmaz bir durum olmaktadır.
bir erkeğin en savunmasız olduğu an
kendi iradesine hakim olamadığı an. gerçi bu tüm insanlar için geçerli.
kadınlar mı daha çok yalan söyler erkekler mi
açıklık getirmek gerekirse; yalanı en çok zeki olanlar söyler ki sen zaten bunu yalan olarak algılayamazsın.
çünkü yalan; yalanı söyleyemeyene denir. yalan söyleyebiliyorsa zaten o sizin tarafınızdan doğru olarak algılanacaktır.
çünkü yalan; yalanı söyleyemeyene denir. yalan söyleyebiliyorsa zaten o sizin tarafınızdan doğru olarak algılanacaktır.
sevda çiçeği
Bir Fikret Kızılok şarkısı
Sessiz sedasız açardın gecelerde
Kimse bilemez, göremez kuytularda
Sonsuz ve dipsiz sevdalarda, duygularda
Sakin, kimsesiz ve sahipsiz uykularımda
Şimdi artık seni koklar yalnızlığım
Seni arar seni sorar sevda çiçeğim
Sessiz sedasız açardın gecelerde
Kimse bilemez, göremez kuytularda
Sonsuz ve dipsiz sevdalarda, duygularda
Sakin, kimsesiz ve sahipsiz uykularımda
Şimdi artık seni koklar yalnızlığım
Seni arar seni sorar sevda çiçeğim
subtropikal iklim
Subtropikal iklim, dünyanın tropik kuşağının anında kuzeyindeki ve güney hududunda kuzeyindeki ve güney 23.5 °'paralellerinde bulunan Yengeç dönencesi ve Oğlak dönencesi ile sınırlanmış coğrafik bölgelerdir. 'Subtropikal' terimi tropikal ve astropikal kuşağa komşu meydana gelen ve çoğunlukla her 2 1/2 kürede 36 ve 44 paralelleri aralarında bulunan fakat bazen ek olarak üst paralellerde de görülebilen iklim bölgelerini anlam eder.
güllaç
Güllü aş kelimesinin zaman içinde güllaça dönüşmesiyle ismi şimdiki halini almıştır. İçinde gül suyunun bulunmasından ötürü bu isme sahip olan tatlı, evde de kolaylıkla yapılabilir. Sütlü bir tatlı olan güllaç, ramazan aylarıyla özdeşleşmiş bir tatlıdır. Ramazanda misafir olarak gidilen evlere hediye olarak götürülür.
Bize de getirin! :))
Bize de getirin! :))
revani
Revani, Türk mutfağındaki tatlılardan biridir. Osmanlı döneminde Ermenistan'ın ve Erivan'ın fethedilmesi şerefine Saray aşçılarının icat ettikleri ve Erivan zaferi sebebiyle "Revani" adı verdikleri bir tatlıdır.
Revaniye bazı yerlerde sünger tatlısı ya da yoğurt tatlısı da denilmektedir. Tatlının içeriğinde yoğurt vardır. Şerbetli bir tatlıdır.
Kim Revani yapacak? :)
Revaniye bazı yerlerde sünger tatlısı ya da yoğurt tatlısı da denilmektedir. Tatlının içeriğinde yoğurt vardır. Şerbetli bir tatlıdır.
Kim Revani yapacak? :)
sütlaç
Sütlü tatlıların en besleyicisi, pirincin en güzel ve tatlı halidir. Tencerede kıvam aldıktan sonra ısıya dayanıklı toprak kaplara paylaştırılıp fırında kızaran hali fırın sütlaç ismini alır. Çocukluk yıllarından aşina olduğumuz besleyici bir tatlıdır.
Sıcak günlerde bir top dondurma ilavesiyle tüketilebilir. Toz şekeri damak tadına göre ayarlanabilen tatlının püf noktası; pirinci kararında kullanmak ve kısık ateşte pişirmektedir. Tarçın ilavesi ile soğuk soğuk yendiğinde tadına doyum olmaz.
Sütlaç Yapında yiyelim.
Sıcak günlerde bir top dondurma ilavesiyle tüketilebilir. Toz şekeri damak tadına göre ayarlanabilen tatlının püf noktası; pirinci kararında kullanmak ve kısık ateşte pişirmektedir. Tarçın ilavesi ile soğuk soğuk yendiğinde tadına doyum olmaz.
Sütlaç Yapında yiyelim.
fedai
fedai Farsça bir kelimedir. fedailerin tarihçesini öğrenmek için hasan sabbah'ı bilmek gerekir.
Tam adı Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyin bin Sabbah el-Hamari'dir(1034 – 1124). Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış olan, tarihin eski ezoterik ve batıni örgütü Haşhaşileri kuran ve ölene kadar liderliğini yapan İranlıdır. Tarihteki en gizemli insanlardan biri olarak adı geçer. Müridlerinin adını Seyduna olarak bildiği Hasan Sabbah gençliğinde çeşitli çelişkiler yaşamış, islamiyeti büyük ölçüde sorgulamış, tarikat ve mezheplerle ilgili birçok toplantıya katılmıştır.
Edindiği bilgiler ve deneyimler doğrultusunda tarikat liderlerinin insanları istediği gibi yönetebildiğini ve yalan yanlış öğretilerle onları tamamen kendi öğretilerine bağlayabildiklerini anlamıştır. Bunun üzerine ismaili tarikatların liderlerine onların ne yapmaya çalıştığını anladığını göstererek onları büyük ölçüde şaşırtmıştır. Yakın arkadaşı olan büyük astronom Ömer Hayyam'la ettiği bir muhabbet esnasında Ömer Hayyam'ın espriyle söylediği : “bu insanlar cennet için yaşıyorlar, ancak onlara bir cennet verebilirsen onları yönetirsin” sözü Hasan Sabbah'ın hayatının sözü olmuştur. İnce bir zekayla tek damla kan dökmeden ele geçirdiği Alamut Kalesi'nin arkasındaki eski Deylem krallarının bahçelerini kusursuz bir hale getirmiştir. Köle pazarlarından satın aldığı genç ve güzel kızları bu bahçelere getirmiş, onları hurilermiş gibi yetiştirtmiştir. Bununla beraber fedai olabilecek güçteki yetişkin erkekleri de bu kaleye getirerek onlara inanılmaz bir irade kazandıracak ölümcül dersler verdirmiştir. Daha sonra onun sözde İsmaili harekatına engel olabilecek herkesi ortadan kaldırabilmek için fedailerini kendisine hayatlarını adamalarını ve onları istediği zaman cennete götürebileceğine inandırmıştır. Bu inancın sağlam olabilmesi için de aralarından başarılı birkaçına cennete götürmek vaadiyle haşhaş vermiş ve onları o bahçelere götürmüştür. Orada yarı baygın halde gördükleri muhteşem bahçelerin ve hurilerin büyüsüne kapılan fedailer çelik gibi bir imanla dönmüş ve gidemeyenleri de heyecanla anlattıkları masallara inandırmışlardır. Artık yalnızca ölmek ve cennete kavuşmak için yaşayan fedailerine istediği herşeyi yaptırabilecek olduğundan emin olan Hasan Sabbah, birbiri ardına suikastler düzenlemiş ve hepsinde de başarılı olmuştur. Büyük bir düşünce gücüne sahip olan Hasan Sabbah, ona hep destek olmuş bir hükümdar olan Hüseyin Alkeyni'yi öldürdüğü için öz oğlunu kellesiyle cezalandırabilecek kadar da kendi kanunlarının esiri olmuştur. Hasan Sabbah amaçlarına ulaştığı için sevinirken Alamut Kalesi'nde intiharlar ve belalar çoğalmıştır. Kendi kendini yiyip bitirmeye yatkın olan kurduğu bu düzen dünyada eşi benzeri görülmeyecek olaylar yaratmıştır.
Tam adı Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyin bin Sabbah el-Hamari'dir(1034 – 1124). Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış olan, tarihin eski ezoterik ve batıni örgütü Haşhaşileri kuran ve ölene kadar liderliğini yapan İranlıdır. Tarihteki en gizemli insanlardan biri olarak adı geçer. Müridlerinin adını Seyduna olarak bildiği Hasan Sabbah gençliğinde çeşitli çelişkiler yaşamış, islamiyeti büyük ölçüde sorgulamış, tarikat ve mezheplerle ilgili birçok toplantıya katılmıştır.
Edindiği bilgiler ve deneyimler doğrultusunda tarikat liderlerinin insanları istediği gibi yönetebildiğini ve yalan yanlış öğretilerle onları tamamen kendi öğretilerine bağlayabildiklerini anlamıştır. Bunun üzerine ismaili tarikatların liderlerine onların ne yapmaya çalıştığını anladığını göstererek onları büyük ölçüde şaşırtmıştır. Yakın arkadaşı olan büyük astronom Ömer Hayyam'la ettiği bir muhabbet esnasında Ömer Hayyam'ın espriyle söylediği : “bu insanlar cennet için yaşıyorlar, ancak onlara bir cennet verebilirsen onları yönetirsin” sözü Hasan Sabbah'ın hayatının sözü olmuştur. İnce bir zekayla tek damla kan dökmeden ele geçirdiği Alamut Kalesi'nin arkasındaki eski Deylem krallarının bahçelerini kusursuz bir hale getirmiştir. Köle pazarlarından satın aldığı genç ve güzel kızları bu bahçelere getirmiş, onları hurilermiş gibi yetiştirtmiştir. Bununla beraber fedai olabilecek güçteki yetişkin erkekleri de bu kaleye getirerek onlara inanılmaz bir irade kazandıracak ölümcül dersler verdirmiştir. Daha sonra onun sözde İsmaili harekatına engel olabilecek herkesi ortadan kaldırabilmek için fedailerini kendisine hayatlarını adamalarını ve onları istediği zaman cennete götürebileceğine inandırmıştır. Bu inancın sağlam olabilmesi için de aralarından başarılı birkaçına cennete götürmek vaadiyle haşhaş vermiş ve onları o bahçelere götürmüştür. Orada yarı baygın halde gördükleri muhteşem bahçelerin ve hurilerin büyüsüne kapılan fedailer çelik gibi bir imanla dönmüş ve gidemeyenleri de heyecanla anlattıkları masallara inandırmışlardır. Artık yalnızca ölmek ve cennete kavuşmak için yaşayan fedailerine istediği herşeyi yaptırabilecek olduğundan emin olan Hasan Sabbah, birbiri ardına suikastler düzenlemiş ve hepsinde de başarılı olmuştur. Büyük bir düşünce gücüne sahip olan Hasan Sabbah, ona hep destek olmuş bir hükümdar olan Hüseyin Alkeyni'yi öldürdüğü için öz oğlunu kellesiyle cezalandırabilecek kadar da kendi kanunlarının esiri olmuştur. Hasan Sabbah amaçlarına ulaştığı için sevinirken Alamut Kalesi'nde intiharlar ve belalar çoğalmıştır. Kendi kendini yiyip bitirmeye yatkın olan kurduğu bu düzen dünyada eşi benzeri görülmeyecek olaylar yaratmıştır.
hürkuş
benim aklıma Vecihi Hürkuş geliyor
6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu. I. Dünya Savaşı'na katıldı. Yaralanınca İstanbul'a dönerek Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek pilot olarak mezun oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü'nde Ruslara karşı harekata katılan Vecihi Bey, başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapmış ve bu arada girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını indirmiştir. Vecihi Hürkuş, uçak düşüren ilk Türk tayyarecidir.[3] Daha sonra Ruslara esir düşen Vecihi Bey, Hazar Denizi'nin Azerbaycan kısmında bulunan Nargin Adası'ndan yüzerek İran üzerinden kaçmayı başarmış ve yurda dönerek 1918 yılı yaz başında Yeşilköy'de konuşlanmış bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü'nde görev almıştır.
Bu bölükte görevli iken bir av uçağı tasarımı yapan Vecihi Bey'in bu projesi Mondros Ateşkes Antlaşmasın'ın imzalanması ile yarım kalmıştır. Kurtuluş Savaşı'na katılan Vecihi Bey, özellikle İnönü ve Sakarya savaşı sırasında çok başarılı keşif ve destek uçuşları yaptığı gibi bir Yunan uçağını da indirmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir (Gaziemir - Seydiköy) hava meydanına ilk giren ve işgal eden kişi olur.
Vecihi Bey'e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Ayrıca TBMM tarafından üç kez takdirname verilmiştir. Üç takdirname verilen tek kişidir.
Savaştan sonra İzmir'de yeni tayyarecileri eğitmeye başlar. Edirne'ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilir. Hizmeti karşılığı uçağa "VECİHİ" adı verilince, uçak inşa etmek düşünceleri canlanır. İzmir Seydiköy Hava Mektebi'nde -bugünkü Gaziemir Hava Teknik Okullar Komutanlığı- uçak yapımı projesine devam eder. 1923'te ganimet olarak Yunanlardan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eder. 28 Ocak 1925'de "VECİHİ K-VI"adını verdiği uçağını uçurur ancak ödül yerine onu ceza beklemektedir. Vecihi Hürkuş'un ödül beklerken ceza almasının nedeni, havacılıktan anlayan kimsenin bulunmamasıydı. İzin verecek merci olmadığı için, izinsiz havalanmış, bu yüzden de cezalandırılmıştır.
Daha sonra askeri havacılıktan ayrılarak uçak tasarımı ve yapımı çalışmalarına devam etmiştir. Havacılığa gönül veren Tayyareci Vecihi Hürkuş da sadece Türk havacılık tarihinin değil, belki de tüm Türkiye tarihinin en ilginç simalarından birisiydi.
1930'da Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak, 3 ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı VECİHİ XIV'ü inşa etti. İlk uçuşunu 27 Eylül 1930'da Kadıköy Fikirtepe'de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmıştır. Bu uçuştan sonra VECİHİ XIV ile önce Yeşilköy'e, sonra Ankara'ya uçmuştur. Uçabilirlik Sertifikası için İktisat Bakanlığına başvurmuş, 14 Ekim 1930'da “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almış. Hürkuş, bunun üzerine bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla uçağı sökerek demiryollarından kiraladığı vagonla Çekoslovakya'ya gönderilmesi için müsaade almıştır. Hürkuş, 6 Aralık 1930'da Prag'a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait statik raporu gibi resmi evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolü yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş. Her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolü tamamlanmıştır.
Hürkuş 23 Nisan 1931'de Çekoslovakyalı yetkililer tarafından civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle, başköşesinde “Yaşasın Türk Tayyareciliği” yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931'de Çekoslovakya'dan uçarak Türkiye'ye gelmek için yola çıkıp 5 Mayıs 1931'de Türkiye'ye gelmiştir.
Vecihi Hürkuş, 1931 yılında, TTaC (Türk Tayyare Cemiyeti) yararına Türkiye turu yaptı.
Birinci Tur (02.09.1931): Ankara, Kızılcahamam, Gerede, Bolu, Ereğli, Zonguldak, Cide, Sinop, Samsun, Trabzon, Of, Rize, Gümüşhane, Bayburt, Suşehri, Zara, Hafik, Sivas, Şarkışla, Akdağmadeni, Sorgun, Yozgat, Sungurlu, Kalecik, Ankara.
İkinci Tur (09.11.1931) : Ankara, Gölbaşı, Bağla, Şereflikoçhisar, Aksaray, Konya, Beyşehir, Seydişehir, Alanya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Köyceğiz, Muğla, Göktepe, Kale, Tavas, Karacasu, Babadağ, Denizli, Çal, Çivril, Karahallı, Ulubey, Uşak, Kütahya, Eskişehir, Çukurhisar, İnönü, Bozüyük, Karaköy, Söğüt, Geyve, Adapazarı, İzmit, İstanbul.
1932'de Vecihi Sivil Tayyare Mektebi isimli ilk Türk Sivil Havacılık Okulu'nu açmıştır. Okulda ilk Türk kadın pilotu olan Bedriye Gökmen ile birlikte 12 pilot yetiştirmiştir. İstanbul Kalamış-Kadıköy'de Türkiye'nin ilk sivil uçağı VECİHİ XIV, ilk eğitim ve spor uçağı VECİHİ XV, 160 beygirlik Mercedes uçak motorlu deniz kızağı VECİHİ SK-X üretilmiştir. Nuri Demirağ, bir tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, böylece 1933'te Vecihi Hürkuş tarafından NURİ BEY adı verilen VECİHİ XVI kabin uçağı yapılmıştır. Vecihi Bey zor koşullarda eğitim yaparken bazı kurumların, örneğin TEKEL İdaresi'nin ve Türkiye İş Bankası'nın reklamlarını yapmış, bazı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları oldu.
1937 yılında Türk Hava Kurumu, Hürkuş'u mühendislik eğitimi alması için, Almanya'daki mühendislik okula gönderdi. 1939 yılında mezun olarak ülkesine dönen Vecihi Hürkuş'a iki yılda mühendis olunmasının imkânsızlığı gerekçesiyle uçak mühedisi ruhsatı verilmedi.
1954 yılında ilk sivil havayolu şirketi olan Hürkuş Hava Yolları'nı kurmuştur ancak; kazalar, kaçırılmalar ve sabotajlar gibi sebeblerle şirket uçuştan men edilmiştir.
Türk havacılık tarihinin en üretken ve girişimci kişilerinden olan Vecihi Hürkuş, Ankara'da 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi'nde vefat etmiştir.
6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu. I. Dünya Savaşı'na katıldı. Yaralanınca İstanbul'a dönerek Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek pilot olarak mezun oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü'nde Ruslara karşı harekata katılan Vecihi Bey, başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapmış ve bu arada girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını indirmiştir. Vecihi Hürkuş, uçak düşüren ilk Türk tayyarecidir.[3] Daha sonra Ruslara esir düşen Vecihi Bey, Hazar Denizi'nin Azerbaycan kısmında bulunan Nargin Adası'ndan yüzerek İran üzerinden kaçmayı başarmış ve yurda dönerek 1918 yılı yaz başında Yeşilköy'de konuşlanmış bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü'nde görev almıştır.
Bu bölükte görevli iken bir av uçağı tasarımı yapan Vecihi Bey'in bu projesi Mondros Ateşkes Antlaşmasın'ın imzalanması ile yarım kalmıştır. Kurtuluş Savaşı'na katılan Vecihi Bey, özellikle İnönü ve Sakarya savaşı sırasında çok başarılı keşif ve destek uçuşları yaptığı gibi bir Yunan uçağını da indirmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir (Gaziemir - Seydiköy) hava meydanına ilk giren ve işgal eden kişi olur.
Vecihi Bey'e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Ayrıca TBMM tarafından üç kez takdirname verilmiştir. Üç takdirname verilen tek kişidir.
Savaştan sonra İzmir'de yeni tayyarecileri eğitmeye başlar. Edirne'ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilir. Hizmeti karşılığı uçağa "VECİHİ" adı verilince, uçak inşa etmek düşünceleri canlanır. İzmir Seydiköy Hava Mektebi'nde -bugünkü Gaziemir Hava Teknik Okullar Komutanlığı- uçak yapımı projesine devam eder. 1923'te ganimet olarak Yunanlardan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eder. 28 Ocak 1925'de "VECİHİ K-VI"adını verdiği uçağını uçurur ancak ödül yerine onu ceza beklemektedir. Vecihi Hürkuş'un ödül beklerken ceza almasının nedeni, havacılıktan anlayan kimsenin bulunmamasıydı. İzin verecek merci olmadığı için, izinsiz havalanmış, bu yüzden de cezalandırılmıştır.
Daha sonra askeri havacılıktan ayrılarak uçak tasarımı ve yapımı çalışmalarına devam etmiştir. Havacılığa gönül veren Tayyareci Vecihi Hürkuş da sadece Türk havacılık tarihinin değil, belki de tüm Türkiye tarihinin en ilginç simalarından birisiydi.
1930'da Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak, 3 ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı VECİHİ XIV'ü inşa etti. İlk uçuşunu 27 Eylül 1930'da Kadıköy Fikirtepe'de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmıştır. Bu uçuştan sonra VECİHİ XIV ile önce Yeşilköy'e, sonra Ankara'ya uçmuştur. Uçabilirlik Sertifikası için İktisat Bakanlığına başvurmuş, 14 Ekim 1930'da “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almış. Hürkuş, bunun üzerine bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla uçağı sökerek demiryollarından kiraladığı vagonla Çekoslovakya'ya gönderilmesi için müsaade almıştır. Hürkuş, 6 Aralık 1930'da Prag'a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait statik raporu gibi resmi evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolü yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş. Her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolü tamamlanmıştır.
Hürkuş 23 Nisan 1931'de Çekoslovakyalı yetkililer tarafından civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle, başköşesinde “Yaşasın Türk Tayyareciliği” yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931'de Çekoslovakya'dan uçarak Türkiye'ye gelmek için yola çıkıp 5 Mayıs 1931'de Türkiye'ye gelmiştir.
Vecihi Hürkuş, 1931 yılında, TTaC (Türk Tayyare Cemiyeti) yararına Türkiye turu yaptı.
Birinci Tur (02.09.1931): Ankara, Kızılcahamam, Gerede, Bolu, Ereğli, Zonguldak, Cide, Sinop, Samsun, Trabzon, Of, Rize, Gümüşhane, Bayburt, Suşehri, Zara, Hafik, Sivas, Şarkışla, Akdağmadeni, Sorgun, Yozgat, Sungurlu, Kalecik, Ankara.
İkinci Tur (09.11.1931) : Ankara, Gölbaşı, Bağla, Şereflikoçhisar, Aksaray, Konya, Beyşehir, Seydişehir, Alanya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Köyceğiz, Muğla, Göktepe, Kale, Tavas, Karacasu, Babadağ, Denizli, Çal, Çivril, Karahallı, Ulubey, Uşak, Kütahya, Eskişehir, Çukurhisar, İnönü, Bozüyük, Karaköy, Söğüt, Geyve, Adapazarı, İzmit, İstanbul.
1932'de Vecihi Sivil Tayyare Mektebi isimli ilk Türk Sivil Havacılık Okulu'nu açmıştır. Okulda ilk Türk kadın pilotu olan Bedriye Gökmen ile birlikte 12 pilot yetiştirmiştir. İstanbul Kalamış-Kadıköy'de Türkiye'nin ilk sivil uçağı VECİHİ XIV, ilk eğitim ve spor uçağı VECİHİ XV, 160 beygirlik Mercedes uçak motorlu deniz kızağı VECİHİ SK-X üretilmiştir. Nuri Demirağ, bir tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, böylece 1933'te Vecihi Hürkuş tarafından NURİ BEY adı verilen VECİHİ XVI kabin uçağı yapılmıştır. Vecihi Bey zor koşullarda eğitim yaparken bazı kurumların, örneğin TEKEL İdaresi'nin ve Türkiye İş Bankası'nın reklamlarını yapmış, bazı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları oldu.
1937 yılında Türk Hava Kurumu, Hürkuş'u mühendislik eğitimi alması için, Almanya'daki mühendislik okula gönderdi. 1939 yılında mezun olarak ülkesine dönen Vecihi Hürkuş'a iki yılda mühendis olunmasının imkânsızlığı gerekçesiyle uçak mühedisi ruhsatı verilmedi.
1954 yılında ilk sivil havayolu şirketi olan Hürkuş Hava Yolları'nı kurmuştur ancak; kazalar, kaçırılmalar ve sabotajlar gibi sebeblerle şirket uçuştan men edilmiştir.
Türk havacılık tarihinin en üretken ve girişimci kişilerinden olan Vecihi Hürkuş, Ankara'da 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi'nde vefat etmiştir.
meiji restorasyonu
İmparator Meiji İmparator Komei'nin ikinci oğludur. Babasının ölümünden sonra 1867'de 15 yaşındayken tahta çıkmıştır. 1868 yılında samurayların yardımıyla Tokugawa Şogunluğu'na son vererek yönetimi fiilen eline almıştır.
Meiji tahta 15 yaşında çıkmasına rağmen ülkeyi kalkındırmış ve Japonya'nın en önemli İmparatorlarından birisi haline gelmiştir.
Babasının aksine modernleşme akımını destekleyerek 1868 yılında Japonya'yı Batılılaşma yoluna sokan Beş Maddelik Ant'ı yayımladı.
Bu maddeler:
Müzakere meclislerinin kurulması.
Devlet işlerinin yürütülmesinde tüm sınıfların katılımı.
Gider yasalarının ve istihdamdaki sınıf kısıtlamalarının iptali.
Doğa yasalarının kötü örf ve adetlerin yerini alması.
İmparatorluk yönetiminin temellerini güçlendirmek için uluslar arası bilgi araştırması yapılması.
Meiji Restorasyonu Japonya'nın büyük reform hareketleridir. 1868'den 1912'ye kadar devam etmiş ve Japonya'nın yirminci yüzyılın başlarında modern bir millet olmasını sağlamıştır.
Batılılaşma çabalarının bazıları şunlardır:
Feodal düzenin yıkılarak batı tarzında modern bir devlet kurulması
İngiliz Kraliyet Donanması'nın örnek alınması ile Japon Donanması'nın kurulması
Ordunun çağdaşlaştırılması
Çağdaş bankacılık sisteminin oluşturulması
Demiryolları yapılması, telgraf ağlarının oluşturulması
Avrupa'dan uzman ve teknisyenlerin getirilmesi
Avrupa'ya öğrenciler gönderilmesi
Şogun adlı yerel yöneticilerin kaldırılarak merkezi otoritenin güçlendirilmesi
1889'da Almanya anayasası örnek alınarak anayasa oluşturulması
Eğitim reformu ile okur- yazar oranının artırılması
Yerli silah sanayinin kurulması
Takvimin değiştirilmesi
Giyim kuşamda batının örnek alınması
Japonya'nın hızlı sanayileşme ve çağdaşlaşması, üretimde çok büyük ilerlemeye sebep olmuştur. Tersane, demir dökümcüler, iplik fabrikası gibi 3000'e yakın fabrika kurulmuştur. Bunun sonucunda yerli kuruluşlar Batı teknolojisinin tüketicisi haline gelmiş ve bunu uluslararası piyasada ucuza satılabilecek ürünler üretmede kullanmıştır. Bununla birlikte, sanayi bölgesi çok fazla büyümüş ve sanayileşen merkezlere kırsal kesimden yoğun bir göç başlamıştır.
Japonya'da ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir. Gazeteler çıkarılmaya başlanmış ve askerlik mecburi hale getirilmiştir. 20-30 yıl içinde binlerce km demiryolu yapılmıştır.
Başkent Kyoto'dan Edo'ya taşınmıştır. Fakat daha sonra Edo'nun adı değişmiş ve Tokyo olmuştur.
Japonya'nın devasa bir hızla gelişmesi savaşlara neden olmuştur. Japonya, Çin ve Rusya ile birçok kez savaşlar yapmıştır ve çoğundan galip ayrılmıştır. Bu durum Japonya'yı bölgesinin hâkimi kılmıştır. 1912 yılında İmparator Meiji ölmüştür. Ülke büyümeye devam etse de siyasi çalkantılar ülkeyi zor durumda bırakmıştır.
İkinci Dünya Savaşı' na kadar herşey Japonya için iyi gitse de savaşta ABD karşısında alınan okyanus yenilgileri ve işe yaramayan kamikaze denemeleri Japonya' yı sarsmıştır. Son darbe atılan atom bombalarıyla olmuştur ve Japonya bölgedeki hâkimiyetini savaştan sonra kaybetmiştir.
Meiji tahta 15 yaşında çıkmasına rağmen ülkeyi kalkındırmış ve Japonya'nın en önemli İmparatorlarından birisi haline gelmiştir.
Babasının aksine modernleşme akımını destekleyerek 1868 yılında Japonya'yı Batılılaşma yoluna sokan Beş Maddelik Ant'ı yayımladı.
Bu maddeler:
Müzakere meclislerinin kurulması.
Devlet işlerinin yürütülmesinde tüm sınıfların katılımı.
Gider yasalarının ve istihdamdaki sınıf kısıtlamalarının iptali.
Doğa yasalarının kötü örf ve adetlerin yerini alması.
İmparatorluk yönetiminin temellerini güçlendirmek için uluslar arası bilgi araştırması yapılması.
Meiji Restorasyonu Japonya'nın büyük reform hareketleridir. 1868'den 1912'ye kadar devam etmiş ve Japonya'nın yirminci yüzyılın başlarında modern bir millet olmasını sağlamıştır.
Batılılaşma çabalarının bazıları şunlardır:
Feodal düzenin yıkılarak batı tarzında modern bir devlet kurulması
İngiliz Kraliyet Donanması'nın örnek alınması ile Japon Donanması'nın kurulması
Ordunun çağdaşlaştırılması
Çağdaş bankacılık sisteminin oluşturulması
Demiryolları yapılması, telgraf ağlarının oluşturulması
Avrupa'dan uzman ve teknisyenlerin getirilmesi
Avrupa'ya öğrenciler gönderilmesi
Şogun adlı yerel yöneticilerin kaldırılarak merkezi otoritenin güçlendirilmesi
1889'da Almanya anayasası örnek alınarak anayasa oluşturulması
Eğitim reformu ile okur- yazar oranının artırılması
Yerli silah sanayinin kurulması
Takvimin değiştirilmesi
Giyim kuşamda batının örnek alınması
Japonya'nın hızlı sanayileşme ve çağdaşlaşması, üretimde çok büyük ilerlemeye sebep olmuştur. Tersane, demir dökümcüler, iplik fabrikası gibi 3000'e yakın fabrika kurulmuştur. Bunun sonucunda yerli kuruluşlar Batı teknolojisinin tüketicisi haline gelmiş ve bunu uluslararası piyasada ucuza satılabilecek ürünler üretmede kullanmıştır. Bununla birlikte, sanayi bölgesi çok fazla büyümüş ve sanayileşen merkezlere kırsal kesimden yoğun bir göç başlamıştır.
Japonya'da ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir. Gazeteler çıkarılmaya başlanmış ve askerlik mecburi hale getirilmiştir. 20-30 yıl içinde binlerce km demiryolu yapılmıştır.
Başkent Kyoto'dan Edo'ya taşınmıştır. Fakat daha sonra Edo'nun adı değişmiş ve Tokyo olmuştur.
Japonya'nın devasa bir hızla gelişmesi savaşlara neden olmuştur. Japonya, Çin ve Rusya ile birçok kez savaşlar yapmıştır ve çoğundan galip ayrılmıştır. Bu durum Japonya'yı bölgesinin hâkimi kılmıştır. 1912 yılında İmparator Meiji ölmüştür. Ülke büyümeye devam etse de siyasi çalkantılar ülkeyi zor durumda bırakmıştır.
İkinci Dünya Savaşı' na kadar herşey Japonya için iyi gitse de savaşta ABD karşısında alınan okyanus yenilgileri ve işe yaramayan kamikaze denemeleri Japonya' yı sarsmıştır. Son darbe atılan atom bombalarıyla olmuştur ve Japonya bölgedeki hâkimiyetini savaştan sonra kaybetmiştir.
machu picchu
İnkaların antik şehri olan Machu Picchu, bir İnka hükümdarı olan Pachacutec Yupanqui tarafından 1450'li yıllarda yaptırılmıştır. 100 yıl sonra ise terk edilen bu antik kentin birçok sakininin, seyyahların getirdiği çiçek hastalığı nedeniyle öldüğü düşünülmektedir.
Şehir, İnka başkenti Cuzco'nun sadece 80 kilometre ötesinde olduğu halde, İspanyollar hiçbir zaman Machu Picchu'yu bulamamışlardır. Yağmalanmayan ve yıkıma uğramayan bu kent yıllarca saklı kalmıştır. Kentin adı Quechua diline göre “yaşlı zirve” anlamına gelmektedir. Yüzyıllar boyunca çevresi sık ormanlarla kaplı olan bu şehrin varlığından çok yakınındaki yerler hariç kimsenin haberi olmamıştır. 1911'de Yale Üniversitesi'nde akademisyen olan Amerikalı tarihçi ve kaşif Hiram Bingham eski İnka başkentine yaptığı seyahat sırasında yerli bir çiftçinin yardımıyla Machu Picchu'yu bulmuştur. Bingham uluslararası dikkati Machu Picchu üzerine çekmiş, şehrin tamamının ortaya çıkması için 1912'de büyük kazı çalışmalarını organize etmiştir. Bingham'dan önce başkalarının da Machu Picchu'yu keşfettiğine, ancak dünyaya duyurmadıklarına dair söylentiler mevcuttur. 1983'te ise UNESCO bölgeyi Dünya Mirasları Listesi'ne almıştır; şehir UNESCO tarafından “mimarinin mutlak başyapıtı ve İnka Medeniyeti'nin benzersiz tanığı” olarak tanımlanmıştır.
Kent, Cuzco'nun 80 kilometre kuzeybatısında olup Machu Picchu Dağı'nın doruğundadır. Ortalama deniz seviyesinin 2.430 metre yukarısında bulunur ve Güney Amerika'nın en önemli arkeolojik alanlarından biridir. Latin Amerika'daki en çok turistin ziyaret ettiği bu alan Peru'nun da en ilgi çekici yeridir.
Şehir kentsel ve tarımsal bölgeler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Yukarı şehir kısmında tapınaklar ve aşağı şehir bölgesinde ambarlar bulunmaktadır. Mimarisi bulunduğu dağa göre tasarlanmıştır. Yaklaşık 200 yapı doğu-batı yönüne paralel geniş teraslardan oluşmaktadır. 200'de fazla merdiven sistemiyle birbirine bağlı taş yapılar ve 3000 basamak günümüze oldukça iyi korunarak ulaşmıştır. Machu Picchu'nun yapılış amacına dair birçok teori ortaya atılmış olmasına karşın en çok kabul gören teoriye göre şehir, 700'den fazla İnka asil ve din adamına ev sahipliği yapmıştır.
Şehir, İnka başkenti Cuzco'nun sadece 80 kilometre ötesinde olduğu halde, İspanyollar hiçbir zaman Machu Picchu'yu bulamamışlardır. Yağmalanmayan ve yıkıma uğramayan bu kent yıllarca saklı kalmıştır. Kentin adı Quechua diline göre “yaşlı zirve” anlamına gelmektedir. Yüzyıllar boyunca çevresi sık ormanlarla kaplı olan bu şehrin varlığından çok yakınındaki yerler hariç kimsenin haberi olmamıştır. 1911'de Yale Üniversitesi'nde akademisyen olan Amerikalı tarihçi ve kaşif Hiram Bingham eski İnka başkentine yaptığı seyahat sırasında yerli bir çiftçinin yardımıyla Machu Picchu'yu bulmuştur. Bingham uluslararası dikkati Machu Picchu üzerine çekmiş, şehrin tamamının ortaya çıkması için 1912'de büyük kazı çalışmalarını organize etmiştir. Bingham'dan önce başkalarının da Machu Picchu'yu keşfettiğine, ancak dünyaya duyurmadıklarına dair söylentiler mevcuttur. 1983'te ise UNESCO bölgeyi Dünya Mirasları Listesi'ne almıştır; şehir UNESCO tarafından “mimarinin mutlak başyapıtı ve İnka Medeniyeti'nin benzersiz tanığı” olarak tanımlanmıştır.
Kent, Cuzco'nun 80 kilometre kuzeybatısında olup Machu Picchu Dağı'nın doruğundadır. Ortalama deniz seviyesinin 2.430 metre yukarısında bulunur ve Güney Amerika'nın en önemli arkeolojik alanlarından biridir. Latin Amerika'daki en çok turistin ziyaret ettiği bu alan Peru'nun da en ilgi çekici yeridir.
Şehir kentsel ve tarımsal bölgeler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Yukarı şehir kısmında tapınaklar ve aşağı şehir bölgesinde ambarlar bulunmaktadır. Mimarisi bulunduğu dağa göre tasarlanmıştır. Yaklaşık 200 yapı doğu-batı yönüne paralel geniş teraslardan oluşmaktadır. 200'de fazla merdiven sistemiyle birbirine bağlı taş yapılar ve 3000 basamak günümüze oldukça iyi korunarak ulaşmıştır. Machu Picchu'nun yapılış amacına dair birçok teori ortaya atılmış olmasına karşın en çok kabul gören teoriye göre şehir, 700'den fazla İnka asil ve din adamına ev sahipliği yapmıştır.
aristoteles
Aristo (Aristoteles), Yunanistan'ın kuzeyinde, Makedonya'nın Chalcidic yarımadasında küçük bir kasaba olan Stagiros (daha sonra Stagira) 'da doğdu. Babası Nicomachus, önemli sosyal bağlantıları olan tanınmış bir doktordu. Aristo'nun bilime olan ilgisi elbette babasının çalışmalarından kaynaklanıyordu, ancak Aristo özellikle tıp bilimi ile ilgilenmedi. Çocukluğu ve ilk yılları ile ilgili yaşantısı çok net değildir. Babasının Makedonya kralı ve Büyük İskender'in dedesi olan Amyntas II'ye doktor olarak hizmet ettiği biliniyor bu nedenle Aristo'nun çocukluğunun bir kısmının burada geçtiği söylenebilir.
Babasının 367 yılında ölümünden sonra, Aristo, Platon Akademisi'ne katıldığı Atina'ya göç etti. On yedi yaşındayken Platon'un filozofların eğitimi için kurduğu okul olan Akademiye (M.Ö. yaklaşık 428-434) katıldı. Platon Akademisi'nde Plato'nun öğrencisi ve meslektaşı olarak 20 yıl kaldı. Platon'a olan saygısı ve hayranlığı her zaman müthiş olsa da, sonuçta ilişkilerinde bir kopuşa neden olan farklılıklar ortaya çıktı. Platon'un ölümü üzerine Aristo, Assos'u (Assos, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin yaklaşık 17 km. güneyindeki Behramkale Köyü'nde yer alan bir antik kent.) terk etti. Bir filozof olan arkadaşı Xenocrates (M.Ö. 396 – M.Ö. 314) ile birlikte Atarneus'a yerleşti. Buraya, daha önce yerleşmiş olan Platoncuların (Platon'un takipçileri) arasına katıldı. Atarneus hükümdarı Hermias'ın yeğeni Pythias ile evlendi.
M.Ö. 342'de Aristo Philip tarafından yönetilen Makedonya'ya geri döndü. Orada Büyük İskender olarak bilinen ve bütün Pers İmparatorluğu'nun efendisi olacak olan Alexander'a öğretmen oldu. Aristo'nun elinde yetişen Büyük İskender'in eğitiminin içeriği ile ilgili çok az bilgi vardır, ancak Aristo'nun genç Alexander'a ne gibi siyasi tavsiyelerde bulunduğunu bilmek oldukça ilginç olurdu. Ne yazık ki o dönemden geriye pek fazla birşey kalmamıştır. Büyük İskendere verdiği tavsiyelerin tek göstergesi, filozofun İskender'e Makedonların lideri olması gerektiğini, ancak tavsiyesini dinlemeyip barbarların (yabancıların) efendisi olduğunu söyleyen bir mektubun bir parçasında bulunmuştur.
Aristoteles çok sayıda yazı yazdı, ancak çok azı günümüze kadar ulaşabildi. Aristoteles başlangıçta diyalog (konuşma biçimindeki yazılar) formunda yazdı ve Diyalogların çoğunu oluşturan ilk yazılarında güçlü bir Platon etkisi bulunmaktaydı. Örneğin Eudemus diyalogu, ruhun bedende hapsedildiği ve sadece, bedenin geride kaldığı zaman daha mutlu bir yaşama sahip olacağı gibi Platonik görüşünü yansıtır. Aristoteles'e göre, ölüler yaşayanlardan daha kutsanmış ve mutludurlar ve ölmek, gerçek bir eve dönmektir.
Aristo'nun yazılarının çoğu Diogenes Laertius tarafından kaleme alındı fakat bunların başlıkları biliniyor olsa da içeriklerinin bir çoğu kayboldu.
Bu önemli eserler arasında Retorik, Eudemus (Ruh Üzerine), Felsefe Üzerine, Alexander, Sofistes, Adalet Üzerine, Zenginlik Üzerine, İbadet Üzerine ve Eğitim Üzerine yazılmış olanları vardı. Bunlar halk için yazılmış çok çeşitli eserlerdi ve popüler felsefi temaları işlemekteydi. Platon'un diyalogları şüphesiz, bazıları için ilham kaynağıydı, ancak Platon ile Aristo arasındaki ters düşme, bu eserlerde de belli bir ölçüde kendini göstermektedir.
İkinci bir yazı grubunun, en önemlileri arasında Atinalılar Anayasası'nın hayatta kalan parçası olan bilimsel ve tarihsel materyal koleksiyonlarından oluşmaktadır. Bu eserler, Aristo ve öğrencilerin çeşitli politik teorileri analiz etmek amacıyla topladıkları ve çalıştıkları geniş Anayasa koleksiyonunun bir parçasını oluşturdu. 1890'da Mısır'da Atinalılar Anayasası'nın keşfi, Aristo'nun zamanının Atina demokrasisinin (seçilmiş görevlilerden oluşan bir hükümet) doğasına yeni bir ışık tuttu. Aynı zamanda Aristo'nun tarihi ve bilimsel eserleri ile kendisini takip edenler arasındaki kalite farkını ortaya çıkardı.
Aristoteles'in halefi olan Theophrastos, Aristoteles'in ölümünden sonra, onun el yazmalarını korudu. Theophrastus öldüğünde ise Aristoteles'in eserleri saklandı ve ilk yüzyılın başına kadar tekrar ortaya çıkmadı. Yazıları daha sonra Roma'ya götürülüp Andronicus tarafından M.Ö. birinci yüzyılda düzenlenmiştir. Bugün hayatta kalan metinler Andronicus'un revizyonlarından oluşmaktadır ve muhtemelen Aristo'nun kendisinin yayınlamak için hazırladığı eserleri temsil etmemektedir.
Babasının 367 yılında ölümünden sonra, Aristo, Platon Akademisi'ne katıldığı Atina'ya göç etti. On yedi yaşındayken Platon'un filozofların eğitimi için kurduğu okul olan Akademiye (M.Ö. yaklaşık 428-434) katıldı. Platon Akademisi'nde Plato'nun öğrencisi ve meslektaşı olarak 20 yıl kaldı. Platon'a olan saygısı ve hayranlığı her zaman müthiş olsa da, sonuçta ilişkilerinde bir kopuşa neden olan farklılıklar ortaya çıktı. Platon'un ölümü üzerine Aristo, Assos'u (Assos, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin yaklaşık 17 km. güneyindeki Behramkale Köyü'nde yer alan bir antik kent.) terk etti. Bir filozof olan arkadaşı Xenocrates (M.Ö. 396 – M.Ö. 314) ile birlikte Atarneus'a yerleşti. Buraya, daha önce yerleşmiş olan Platoncuların (Platon'un takipçileri) arasına katıldı. Atarneus hükümdarı Hermias'ın yeğeni Pythias ile evlendi.
M.Ö. 342'de Aristo Philip tarafından yönetilen Makedonya'ya geri döndü. Orada Büyük İskender olarak bilinen ve bütün Pers İmparatorluğu'nun efendisi olacak olan Alexander'a öğretmen oldu. Aristo'nun elinde yetişen Büyük İskender'in eğitiminin içeriği ile ilgili çok az bilgi vardır, ancak Aristo'nun genç Alexander'a ne gibi siyasi tavsiyelerde bulunduğunu bilmek oldukça ilginç olurdu. Ne yazık ki o dönemden geriye pek fazla birşey kalmamıştır. Büyük İskendere verdiği tavsiyelerin tek göstergesi, filozofun İskender'e Makedonların lideri olması gerektiğini, ancak tavsiyesini dinlemeyip barbarların (yabancıların) efendisi olduğunu söyleyen bir mektubun bir parçasında bulunmuştur.
Aristoteles çok sayıda yazı yazdı, ancak çok azı günümüze kadar ulaşabildi. Aristoteles başlangıçta diyalog (konuşma biçimindeki yazılar) formunda yazdı ve Diyalogların çoğunu oluşturan ilk yazılarında güçlü bir Platon etkisi bulunmaktaydı. Örneğin Eudemus diyalogu, ruhun bedende hapsedildiği ve sadece, bedenin geride kaldığı zaman daha mutlu bir yaşama sahip olacağı gibi Platonik görüşünü yansıtır. Aristoteles'e göre, ölüler yaşayanlardan daha kutsanmış ve mutludurlar ve ölmek, gerçek bir eve dönmektir.
Aristo'nun yazılarının çoğu Diogenes Laertius tarafından kaleme alındı fakat bunların başlıkları biliniyor olsa da içeriklerinin bir çoğu kayboldu.
Bu önemli eserler arasında Retorik, Eudemus (Ruh Üzerine), Felsefe Üzerine, Alexander, Sofistes, Adalet Üzerine, Zenginlik Üzerine, İbadet Üzerine ve Eğitim Üzerine yazılmış olanları vardı. Bunlar halk için yazılmış çok çeşitli eserlerdi ve popüler felsefi temaları işlemekteydi. Platon'un diyalogları şüphesiz, bazıları için ilham kaynağıydı, ancak Platon ile Aristo arasındaki ters düşme, bu eserlerde de belli bir ölçüde kendini göstermektedir.
İkinci bir yazı grubunun, en önemlileri arasında Atinalılar Anayasası'nın hayatta kalan parçası olan bilimsel ve tarihsel materyal koleksiyonlarından oluşmaktadır. Bu eserler, Aristo ve öğrencilerin çeşitli politik teorileri analiz etmek amacıyla topladıkları ve çalıştıkları geniş Anayasa koleksiyonunun bir parçasını oluşturdu. 1890'da Mısır'da Atinalılar Anayasası'nın keşfi, Aristo'nun zamanının Atina demokrasisinin (seçilmiş görevlilerden oluşan bir hükümet) doğasına yeni bir ışık tuttu. Aynı zamanda Aristo'nun tarihi ve bilimsel eserleri ile kendisini takip edenler arasındaki kalite farkını ortaya çıkardı.
Aristoteles'in halefi olan Theophrastos, Aristoteles'in ölümünden sonra, onun el yazmalarını korudu. Theophrastus öldüğünde ise Aristoteles'in eserleri saklandı ve ilk yüzyılın başına kadar tekrar ortaya çıkmadı. Yazıları daha sonra Roma'ya götürülüp Andronicus tarafından M.Ö. birinci yüzyılda düzenlenmiştir. Bugün hayatta kalan metinler Andronicus'un revizyonlarından oluşmaktadır ve muhtemelen Aristo'nun kendisinin yayınlamak için hazırladığı eserleri temsil etmemektedir.