nushirevan

nushirevan

@nushirevan yazar
1,683
entry
16
takipçi
13
takip edilen
4,079
beğeni
1,359
favori
37,645
puan
Efsane Yazar

3 kız babası, bilgisayar programcısı, tarım teknikeri, tv editörü, meteorolojist

çevrimdışı
15 mart 2019'dan beri üye
sözlük yazarlarından senaryo tavsiyeleri
Entry görseli


2016 Türkiye'sinde Sur'da görev yapan bir grup bordo bereli, onlarca terörist avlayıp görevlerine ara verdikten sonra harabeler arasında dinlenmeye çekilirler.

Uyandıklarında kendilerini dağlık bir arazide ve açık alanda bulurlar. Harabeden nasıl çıktıkları hakkımda bir fikirleri yoktur ama asıl garip olan, yüksek teknolojiye sahip teçhizat ve mühimmatlar da kendileriyle birlikte oradadır. İlk şoku atlatınca kendilerini ve mühimmatı güvenli bir mağaraya taşırlar. İçlerinden birisi keşif için dışarıya çıktığında ekibin bir şekilde 18 Mart 1915 Gelibolu'sunda olduğunu fark eder.

Garip gerçeği kabullendiklerinde, düvel-i muazzama'ya karşı savaşma ve lojistik manada üstün gelme ihtimallerinin yüksek olduğunu farkederler. Ancak savaş zaten kazanılmış ve dillere destan bir tarih zaten yazılmıştır. Eğer savaşa katılırlarsa, zaten yaşanılmış olan Çanakkale'nin tarih çizgisindeki seyri değişecek midir? Ekip savaşa müdahale edip etmeme arasında kararsız kalır.

Ekip lideri ne olursa olsun savaşa katılacaktır ve yanına da hiç bir teçhizat almayacak, Çanakkale'deki askerlerle aynı şartlarda savaşacaktır. Ekibin diğer üyeleri bunun bir intihar olduğunu düşünürler. Kimisi memleketine gidip atalarını görmeye karar verirken, kimisi Ankara'ya yürümek gerektiğini, bir diğeri ise içinde bulundukları zamana uyum sağlamak gerektiğini ve Anadolu'ya gidip başka kimliklerle çiftçilik bile yapabileceklerini düşünür.

Ekip lideri üzerindekileri çıkarıp gece orduya katılır. Anadolu'dan savaşmak üzere gelen herhangi birisi kabul edilip, bir şehidin kanlı üniformasını verirler. Şafakta taarruza hazırlanan Anadolu gençleri arasında sessizce otururken, arkasında kendisi gibi cepheye katılan sessiz ekip arkadaşlarını görür. Onlar da komutanlarını yalnız bırakmak istememiştir. Mühimmat ve teçhizatlar ise mağaraya gömülmüştür.

Taarruz sırasında bu yiğitler teker teker şehit düşerken, aynı zamanda Sur'daki suretlerinin de şehit düşmüş olduğunu görürüz.

Bu zaman yolculuğu gerçekten yapılmış mıdır, yoksa bu şehitlerin ruhları mana aleminde Çanakkale 'dekilere mi karışmıştır belli değildir.

Fonda şu müzik çalmaktadır:

YouTube video


1915'te bir çoban, bir mağaraya girer. Yerin eşelenmiş olduğunu fark eder. Eğilip bir avuç toprak çıkarır.

-son-
geceye bir bilimsel terim bırak
siklon (alçak basınç alanı)
anti siklon (yüksek basınç alanı)
etkileyici şiir dizeleri
"insan usul usul ölmek için gelir dünyaya.
başlar her gün biraz daha insan olmaya.
ve ölürken usul usul ne tuhaf;
aşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya"

Metin Altıok
kendi yağımızla kavrulmak
sosyal statüsünü koruma gayreti içinde olan birey beyanıdır. söylerken "ne uzalıyoruz ne kısalıyoruz" manasında; hayatta büyük hedeflerinin olmadığını, şu ana kadar olan kazanımları kaybetmemesini bir şükür sebebi saydığını ifade etmeye çalışır. orta direk aile bireyidir.
rap
uygun adım yürüyüş yapan asker postalının yere vurma sesi
günaydınlar
Soyadı "günaydın" olan aile üyeleri hakkında konuşurken söyleniyor olabilir.
biz üç kişiydik
Bir Yusuf Hayaloğlu şiiri.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi'nde sabaha karşı ölümünü duyduğu ağabeyi Yusuf Hayaloğlu hakkında basın mensuplarına konuşan Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya şöyle diyor:

"Kendisi çok gençti. Ölümü bize erken geldi. Ağabeyimin bütün şiirlerini hem Ahmet hem de ben çok severdik. "Ah Ulan Rıza' ve "Biz Üç Kişiydik' şiirlerinde, bize göre ağabeyim kendisini ve Ahmet'i anlatmıştır. Hatta şiirde ismi 'Bedirhan' olan karakter eşim Ahmet, 'Suphi' olan isim ise ağabeyim Yusuf"

Entry görseli


Haber bültenlerinde duyduğumuz kimi kalıplaşmış cümleler bizi basit düşünmeye sevk eder
''Suriye'den geldiği belirlenen ve Elazığ kırsalında, 300 ton patlayıcı ile intihar eylemi yapmaya hazırlanan 7 terörist etkisiz hale getirildi'
Bir sonraki habere geçersiniz. Çünkü alışılagelmiş görevi ''sadece haber almak'' olan biz izleyiciler için, intihar bombacısı teröristlerin etkisiz hale getirilmeleri, yani öldürülmeleri yeterlidir.

Normal bir izleyici, o teröristlerin ''Suriye'den 300 ton patlayıcı ile nasıl geldikleri'' sorusunu sormaz. Veya gelen teröristlerin '' 300 ton patlayıcıyı Elazığ'ın neresinden ve nasıl temin ettiği'' sorusunu.. (Burada bir parantez açayım kamyonlar maksimum 35, tırlar 60 ton taşıyabilmektedirler. Dolayısıyla 300 sayısına ulaşmak için nasıl bir filo gerekiyor siz düşünün)

Biz bir sonraki telefon dolandırıcıları tarafından kandırılmış profesör haberini izlerken, güvenlik güçlerinin görevlerini yaptığını düşünerek rahat uyuruz. Bir süre sonra Elazığ'da bir patlama gerçekleşir. Şehit ve yaralılarımız vardır. Elazığ uzaktadır ve şehit cenazelerine yavaş yavaş alışmaya başlamışızdır. Twitter veya facebook gibi sosyal ortamlarda lanet okuyup duyar kasarız. Mümkünse bir süre önce 300 ton patlayıcıyı yakalayan güvenlik güçlerine de ufaktan giydiririz ki sinirlendiğimiz belli olsun. Sonra görevimizi yapmış olmanın verdiği rahatlıkla, bir sonraki halay çeken dayılara dalan kedi videosu paylaşırız.

Ve yine ''o bombalar oraya nasıl geldi?'' sorusunu sormaz, soramayız..

Bombalar oraya gelmemiştir aslında. Bombalar daima oradadır. Sadece fitili ateşleyecek kıvılcımı beklemektedir sinsice..

Terör böyle bir şey sözlük.. Dağdaki eli silahlı teröristler ve şehirde avukat, gazeteci, bürokrat, milletvekili kılığında dolaşanlar haricinde; şehirlerde, kasabalarda, köylerde yuvalanmış hainler, onları ortaya çıkaracak mesajı haince beklerler. İşte asıl saldırılar da bu hainlerden gelir. Dağda sıçan gibi kaçan, şehirde delikanlılık taslayıp hapse girdiğinde her türlü fırıldağı çeviren gördüklerimiz birer illüzyondur aslında.

Orada yaşadığım için bilirim; Bingöl'ün Genç ilçesinde her yıl mütemadiyen mağaralar, yeraltına gömülü patlayıcılar ele geçirilir. Nerelerde mi? Vatanını milletini seven, sıradan insanların yaşadıkları evlerin bahçelerinde.. Veya Cuma cemaatinin ön saflarının değişmez hacı dayılarının birinin arazisinde.. Hiç bilemezsin. Tek bildiğimiz, cep telefonuna gelen ''Falanca merkez ve köyler özel güvenlik alanı ilan edilmiştir. Sokağa çıkma yasağı falanca saate kadardır'' O saat bittiğinde her şey bitti zannedilir. Aradan çok geçmeden hükümet konağı taranır.

Bu bitmeyen kısır döngünün asıl sebebi, terör örgütü mensupları değil, terör örgütü sempatizanları, müntesipleridir. Dağdan gelen hain sürüsüne yer gösteren, saklayan ve gözeten de bunlardır. Çözüm süreci ile devletin terörle mücadelede halk desteği büyük ölçüde sağlandı ama henüz bölge halkının tamamında ''devlet bilinci'' yerleşmiş değil. ''Tut ki bu devlet bitti, çöktü gitti.. Ne olacak?''sorusunu soramayacak kadar cehalet ve kin ile yoğurulmuş, aldatılmış, zorlanmış bir şuursuz sürü..

Terörle mücadele çok derin.. Ben bundan bahsetmek istemiyordum. Başlangıçta Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya'nın bir röportajını vermiştim. Bu yazının da ana konusu bu röportajdaki şiirlerden ''Biz Üç Kişiydik'' ile alakalı olacak. Naçizane bir analiz yapmaya çalışacağım. Muhtemelen fanatik Ahmet Kaya veya Yusuf Hayaloğlu taraftarlarının hoşuna gitmeyecektir. Ancak yazıda bir yargıya varmadan, sadece okuyabildiklerimi aktarmaya çalışacağım.

Öncelikle şiire bir göz gezdirelim:

Biz üç kişiydik; Bedirhan, Nazlıcan ve ben
Üç ağız, üç yürek, üç yeminli fişek...
Adımız bela diye yazılmıştı dağlara taşlara
Boynumuzda ağır vebal, koynumuzda çapraz tüfek.

El tetikte kulak kirişte ve sırtımız toprağa emanet
Baldıran acısıyla ovarak üşüyen ellerimizi
Yıldız yorgan altında birbirimize sarılırdık
Deniz çok uzaktaydı ve dokunuyordu yalnızlık.

Gece uçurum boylarında, uzak çakal sesleri
Yüzümüze, ekmeğimize, türkümüze çarpar geçerdi
Göğsüne kekik sürerdi Nazlıcan, tüterdi buram buram
Gizlice ona bakardık, yüreğimiz göçerdi.

Belki bir çoban kavalında yitirdik Nazlıcan ı,
Ateşböcekleriyle bir oldu kırpışarak tükendi.
Bir narin kelebek ölüsü bırakıp tam ortamıza,
Kurşun gibi, mayın gibi tutuşarak tükendi...

Oy Nazlıcan vahşi bayırların maralı
Nazlıcan saçları fırtınayla taralı
Sen de böyle gider miydin yıldızlar ülkesine
Oy Nazlıcan... oy can evinden yaralı.

Nazlıcan serin yayla çiçeği
Nazlıcan deli dolu heyecan
Göğsümde bir sevda kelebeği
Nazlıcan ah Nazlıcan...

Artık yenilmiş ordular kadar eziktik, sahipsizdik
Geçip gittik, parka ve yürek paramparça
Gerisi ölüm duygusu, gerisi sağır sessizlik,
Geçip gittik, Nazlıcan boşluğu aramızda.

Bedirhanı bir gedikte sırtından vurdular
Yarıp çıkmışken nice büyük ablukaları
Omuzdan kayan bir tüfek gibi usulca
Titredi ve iki yana düştü kolları.

Ölüm bir ısırgan otu gibi sarmıştı her yanını
Devrilmiş bir ağaçtı ay ışığında gövdesi
Uzanıp bir damla yaş ile dokundum kirpiklerine
Göğsümü çatlatırken nabzımın tükenmiş sesi.

Sanki bir şakaydı bu, birazdan uyanacaktı,
Birazdan ateşi karıştırıp bir cigara saracaktı
Oysa ölüm sadık kalmıştı randevusuna ah
O da Nazlıcan gibi bir daha olmayacaktı.

Ey Bedirhan; katran gecelerin heyulası,
Ey Bedirhan; kancık pusuların belası
Sen de böyle bitecek adam mıydın, konuşsana...
Ey Bedirhan ey mezarı kartal yuvası.

Bedirhan mor dağların kaçağı
Bedirhan mavi gözleri şahan
Zulamda suskun gece bıçağı
Bedirhan ah Bedirhan.

Biz üç kişiydik
Üç intihar çiçeği
Bedirhan, Nazlıcan ve ben
Suphi...

Suphi'nin TKP kurucularından Mustafa Suphi olduğu da söylenir ama ben Gülten Kaya'ya inanmayı tercih ediyorum.

Şiir bir eser olarak ilk olarak Ahmet Kaya tarafından ortaya konulduğundan (1992 - Dokunma Yanarsın) Suphi'nin temsili Ahmet Kaya olduğu düşünülebilirdi o zamanlar. Oysa bilen bilirdi ki, şiirin sahibi usta şair Yusuf Hayaloğlu idi. ''ve ben.. Suphi..'' dediği de Yusuf Hayaloğlu'nun ta kendisiydi. Zaten kardeşi Gülten Kaya da bunu doğruluyor.

Ahmet Kaya ve Yusuf Hayaloğlu'nun Marksist birer komunist olduğu bilinen bir gerçek. Ahmet Kaya'nın adı da, çoğu zaman Marksist olduğu savunulan PKK ile beraber anılmıştı. Orası çok tartışmalı bir konu olduğundan hiç girmeyelim ama şu video da şurda dursun:

YouTube video


Ahmet Kaya bir röportajında ''Adı Bahtiyar'' şarkısının öznesi ''Bahtiyar'' adlı kişi ile cezaevinde tanıştığını söyler. Zaten adamın hikayesi şarkıda anlatılır. Rivayet odur ki bu hikaye Ahmet Kaya tarafından Yusuf Hayaloğlu'na anlatıldığında, Hayaloğlu Türkçenin ''öğrenilen –miş'li geçmiş zaman kipi'' ile şiiri yazar:

DiyarbakırlıyMIŞ
Adı Bahtiyar..
Suçu saz çalmakMIŞ
Öğrendiği kadar..

Tıpkı Selahattin Demirtaş gibi zaza kökenli (zazalar kürt değildir) olan usta şair Hayaloğlu da, Bahtiyar'a adadığı şiiri yazarken başlığı da manidar koyar: Kod Adı Bahtiyar

Evet, Ahmet Kaya şarkılarında ''Adı Bahtiyar'' diye seslendirse de, şiirin aslı ''Kod Adı Bahtiyar''dır.

Şimdi soru şu:

Ahmet Kaya'nın ''Çok uzun zaman önce İstanbul'da şubelerde kaldığım zaman bir arkadaş tanımıştım, kendisi Diyarbakırlı'ydı. İsmini sorduğum da isminin Bahtiyar olduğunu söylemişti bana. Günde iki sefer dörder saat arayla götürüyorlardı işkenceye, geri getiriyorlardı, hamur gibi atıyorlardı. Tek söylediği şey, 'adım Bahtiyar' diyordu. Başka bir şey söylemiyordu'' diye anlattığı Bahtiyar,

Neden şubeye alınmış? Ve neden işkence görmüştü? Dahası.. Adam, neden (kod) adından başka bir şey söylemiyordu?

Yine rivayet odur ki; Bahtiyar Kod adlı kişi bir terörist gruba dahil olmakla birlikte, henüz suça karışmamış ve günah denizinde kulaç atmamıştır. Bu yüzden sorguda ona verilen kod adından başka bir şey söyleyemez ve işkence görür. Bu durum hümanist duyguları üst seviyede olan Ahmet Kaya için de psikolojik bir işkence kıvamındadır.

Şimdiye kadar öğrendiklerimizi bir gözden geçirip, asıl şiire tekrar göz atacağız:

1- Ahmet Kaya ve Yusuf Hayaloğlu Marksist ve terör örgütlerinin temsil ettiği ideolojiyi paylaşıyorlar
2- Şiddetten yana olmamakla birlikte, çözümün silahlı mücadelede olduğunu kabullenmiş durumdalar.
3- Eserlerinde bu mücadeleyi veren gerillalar için, üstü kapalı övgüler ve hikayeler anlatılmakta.

Üçüncü madde için bir süre düşündüyseniz şimdi şiire geçiyoruz:

''Biz üç kişiydik; Bedirhan, Nazlıcan ve ben
Üç ağız, üç yürek, üç yeminli fişek...''

Bir üçlü arkadaş grubu mevcut. ''Yeminli fişek'' söz öbeğinden bir amaç uğruna bir araya geldikleri açık

''Adımız bela diye yazılmıştı dağlara taşlara
Boynumuzda ağır vebal, koynumuzda çapraz tüfek''

Öncelikle tüfek taşıyorlar bu arkadaşlar. İyimser düşünerek, dağda avcılık yapan bir arkadaş grubu olduğunu kabul edelim önce. Eğer tavşanlar, tavşan meclisini kurup ''yahu bu üç avcı ne bela oldular kardeşim bize soyumuzu kurutacaklar'' demediyse, tahmin edebileceğiniz gibi bu üç arkadaş dağa çıkmış ve kendilerinden ''bela'' diye söz ettirecek kadar başarılı eylemlere imza atmış teröristler.

''El tetikte kulak kirişte ve sırtımız toprağa emanet
Baldıran acısıyla ovarak üşüyen ellerimizi
Yıldız yorgan altında birbirimize sarılırdık
Deniz çok uzaktaydı ve dokunuyordu yalnızlık.''

Evet silahları bırakmadıkları belli. Üşüyen eller, onların çoğunlukla geceyi dağda geçirdiğinin de göstergesi olabilir. ''Deniz çok uzakta'' çünkü onlar doğudalar..

''Gece uçurum boylarında, uzak çakal sesleri
Yüzümüze, ekmeğimize, türkümüze çarpar geçerdi
Göğsüne kekik sürerdi Nazlıcan, tüterdi buram buram
Gizlice ona bakardık, yüreğimiz göçerdi.''

Nazlıcan ile Suphi-Bedirhan ikilisi arasında bir bağ var. Bu bağın ne olduğu şiirde anlatılmıyor ama yıllar sonra Hayaloğlu'nun çektiği klibe göre Nazlıcan ve Suphi 'nin arasında organik bir bağ var.

YouTube video


Öte yandan Bedirhan da göğsüne kekik süren Nazlıcan'a gizlice bakabilecek bir cesareti var ve seviyor. Taşlar yerine oturuyor mu bilmem. Şimdi Gülten Kaya'nın denklemine göre:

X'e 1 dersek :D

Bedirhan = Ahmet Kaya
Suphi = Yusuf Hayaloğlu
ise
Nazlıcan = Gülten Kaya oluveriyor iyi mi?

Peki neden kendi isimlerini kullanmıyorlar?

Bahtiyar'ı hatırladınız mı? KOD ADI Bahtiyar..

Şiirin gelecek kısmında ölüm metaforu ile Hayaloğlu'nun dağdan inişi temsil ettiğini düşünüyorum. Zira terör örgütü kaidelerine göre dağdan inmenin tek şartı da ölüm değil midir? Neyse bu kararı size bırakacağım.

''Belki bir çoban kavalında yitirdik Nazlıcan ı,
Ateşböcekleriyle bir oldu kırpışarak tükendi.
Bir narin kelebek ölüsü bırakıp tam ortamıza,
Kurşun gibi, mayın gibi tutuşarak tükendi...''

''Oy Nazlıcan vahşi bayırların maralı
Nazlıcan saçları fırtınayla taralı
Sen de böyle gider miydin yıldızlar ülkesine
Oy Nazlıcan... oy can evinden yaralı.''

Nazlıcan belli ki dağın soğuk iklimine ayak uyduramadı ve verdiği sözde mücadelede, bedeninin sağlığını daha önemli buldu. Veya ''kurşun gibi, mayın gibi tükenmek'' deyimi olmayacağına göre, gerilla savaşının kadınlara göre olmadığını kabul etmiş sayabiliriz. Yıldızlar ülkesi de sakın bizim al yıldızlı bayrak? Yok tamam tamam zorlamayacağım :)

''Artık yenilmiş ordular kadar eziktik, sahipsizdik
Geçip gittik, parka ve yürek paramparça
Gerisi ölüm duygusu, gerisi sağır sessizlik,
Geçip gittik, Nazlıcan boşluğu aramızda.''

Bu üç arkadaşın dağda tavşan avlamak için kamp kurduğuna inanmak istiyordum ama kurşun ve mayından sonra ''yenilmiş ordular'' filan iyice terörist olduklarına inanacağım.. Nazlıcanın gidişinden sonra bu Bedirhan ve Suphi dağda yalnız kalıyorlar. Henüz ispatlanmamış teorimize göre birisi kardeşinden, birisi gizli sevdiğinden uzak kalıyorlar. Ama görünen bir dava kadınını kaybetmenin vermiş olduğu sözde acı..

''Bedirhanı bir gedikte sırtından vurdular
Yarıp çıkmışken nice büyük ablukaları
Omuzdan kayan bir tüfek gibi usulca
Titredi ve iki yana düştü kolları.''

Tavşan avcılığı ihtimali giderek azalıyor. Ey Bedirhan senin dağda gedikte, geçitte işin ne allasen? Ayrıca ''yarıp çıktığı ablukalar?'' sorusu da yine düşündürmüyor değil. Belli ki bu kıtada Bedirhan kod adlı kişi sırtından vuruluyor ve ölüyor. Ölüm metaforunun yine dağdan inmeyi temsil ettiğini düşünürsek, Ahmet Kaya da dağdan inmiş oluyor. Yalnız sırtından vurulma kısmı da çok ironik oldu böylece. Sözlerin ''kaşık fırlatılan gece''den çok önce yazıldığını bildiğimiz için bunun bir tesadüf olduğunu kabul edeceğiz.

''Ölüm bir ısırgan otu gibi sarmıştı her yanını
Devrilmiş bir ağaçtı ay ışığında gövdesi
Uzanıp bir damla yaş ile dokundum kirpiklerine
Göğsümü çatlatırken nabzımın tükenmiş sesi.''

Ahmet Kaya fanları fark edeceklerdir. Usta şair Hayaloğlu, satır aralarına Bedirhan'ın aslında Ahmet Kaya olduğuna dair ifadeler görebilirler. En belirgin olanı ise Hayaloğlu'nun Ahmet Kaya'nın ölümünün ardından yazdığı ''İşte Gidiyorum'' adlı eserde, Ahmet Kaya'nın dilinden

''Size, yüzyallardır sesini kaybetmiş
Bir türküyü söyleyecektim;
Ve bir yayla rüzgarı şefkatiyle
Kirpiğinizin ucundan öpecektim'' benzetmesidir.

Bundan sonrası tıpkı Nazlıcana olduğu gibi Bedirhan'a ağıt.. Bahsi geçen mezarı olan ''Kartal Yuvası'' da BJK'nin lisanslı ürün satan mağazası değil, bir dağın geçidindeki yüksek bir mevkii.. Bedirhan'ın dağdan indiği nokta olma ihtimali de yüksek..

Biz Üç Kişiydik'in son kısımlarına gelelim:

''Biz üç kişiydik
Üç intihar çiçeği
Bedirhan, Nazlıcan
ve ben..
Suphi...''

''İntihar çiçeği''ni artık avcılık sporunda bir yere oturtmamız mümkün görünmüyor. İntihar eğitimi alan terörist gençleri konu alan bir belgeselde anlatılanlara benziyor.

Yorum sizin..

Ahmet Kaya ve Yusuf Hayaloğlu kendi alanlarında usta şahsiyetlerdir. Kişisel hayatlarında yaptıkları hatalar, onların sanatkar kişilikleri ile ayrı değerlendirilmelidir.
yağmur
Meteoroloji'de RA olarak kodlanır. Şiddetliyse +RA, hafifse -RA
ekrem imamoğlu'nun yasin okuması
Müslümanların tepkilerine şaşırmama neden olan olaydır. Okumasından rahatsız olmadım. İster oy için, ister samimiyetsizlikle, isterse güzel okumamış olsun.. Okusun yeter ki. Müslüman Kuran'ı duyduğu zaman ancak "işittik ve itaat ettik" demeli..
sünnet yahudi geleneğidir
hz.adem'e gelen ile, hz.nuh'a, hz.ibrahim'e, hz.musa'ya ve hz.isa'ya gelen din ile son peygambere gelen dinin esası itibariyle aynı olduğundan habersiz kişinin beyanıdır.
sözlük yazarlarının memleketleri
Kulu / Konya
sözlük yazarlarına korku veren hayvanlar
kangal köpekleridir. işim icabı sabah 4'te işe gitmek üzere yola çıktım. kırsal bir alanda yaşıyordum. elektrikler de yoktu. gündüz büyükbaş hayvanlara bekçilik eden 5 kangal köpeği, karanlık bir köşede mahallenin o*ospu köpeğini aralarına almış tren yapıyorlarmış. karanlıkta seçemedim, cart diye önlerine çıkınca 5'i birden üzerime atladı. kangalın karakteristik özelliği midir nedir bilmiyorum, ısırmayıp kafa attı bu hayvanlar bana. boyunlarında dikenli tork denilen tasmaları vurmaya çalışıyorlardı. elimde o günkü nevalem bulunan bir çanta ile boks antremanı yapan kişinin karşısındaki antrenör gibi çantayı elime geçirip sağlı sollu kendimi korumaya çalıştım. tabi yerler buz.. geri geri adımlar atıyorum çünkü hayvanların kafa darbeleri çok güçlü, çantam yavaş yavaş patlıyor.. düşüverdim yere.. o geçen 2 saniyede hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti. hayvanlar benimle uğraşmayı bırakıp malum köpeğe geri döndüler. sürüne sürüne uzaklaştım buzun üzerinde. atlattığımı düşündüm ama bu defa anksiyete bozukluğu başgösterdi. 1-2 yıl da bu dertten muzdarip kaldım.
Sözlük yazarlarının tercih ettiği giyim markası
Çoğunlukla De facto, nadiren LCW
sözlük yazarlarının meslekleri
7 yıl yurtdışında sarı basın kartlı gazeteciydim ama asıl mesleğim meteoroloji
insanı en çok rahatsız eden ses
yüksek sesle konuşan komşunun, ses yalıtımı olmayan evde "blı blım blıbılalım" şeklinde duyulan anlamsız sesleri
ayhan bilgen
HDP Kars milletvekilidir.

Ben bu adamı çocukluğumda tanıdım. Şu an bulunduğu noktadan 180 derece farklı bir yöndeydi. Bir vakıfta "kültür çalışması" adı altında sohbetlere katılırdım. O sıralar uzun kahverengi saçları ve sakallarıyla bize akaid dersi veren bir ağabeydi. O kadar saf ve temiz bir adamdı ki, şu an siyaseten durduğu yeri görünce onun ancak orada bir devlet göreviyle durduğuna inanasım geliyor.
iğrenç filmler
adını yazdığınızda izlemeyenlerin merakını uyandırıp izlettirmenize neden olacak filmlerdir. onnçün yazmayacağım efenim.
18 mart çanakkale zaferi
Entry görseli


Tarihimizin bir başka gurur tablosudur. Çanakkale savaşının şehitlerini, başkomutanı Enver Paşa 'yı ve onun din-ü vatan için savaşan silah arkadaşlarını rahmet ve minnet ile anıyorum ????
insanın ölümü
Ölmeden önce gerçekleştiyse ne mutludur insana!

İnsanın yaradılışı hayatta kalmak üzerine kurgulanmıştır. En küçük hücrenden başlayan bu amaç, bedenin daha uzun süre hayatta kalması için her an mücadele eder. Kafanda canlanan organ nakli, cilt gençleştirici kremler, botokslar, gerdirme ameliyatlarından bahsetmiyorum. Hani o yere düştüğünde kanayan dizinin, bir süre sonra kanamasının durmasından bahsediyorum. Yara zarar görmesin diye üzerinin sert bir kabukla bağlanması ve iyileşene dek bu korumanın ortadan kalkmamasını diyorum.

Hayatta kalmaya odaklı beyin; öyle ustaca programlanmıştır ki, çok üzüldüğünüz, etkisinden zorlukla kurtulduğunuz olaylar silsilesini hafızanızın geri dönüşüm kutusuna atarak, çokça hatırlamamanızı ve yaşama yönelik faaliyetlerinize engel olmamasını sağlar. Örneğin çok mutlu olduğunuz anların detayları, çok üzüldüğünüz bir olaydakinden çok daha net piksellere sahiptir. Bu optimist işletim sistemi bir anlamda beynin de otonom antivirüs yazılımıdır. Çıkar amaçlı ahlaki çöküntülerimiz de, yataktan düşmek üzereyken seni uyandıran dürtü de aynı "hayatta kal" sisteminin birer doğal sonucudur.

Bir meyve ağacı bile, yeşerip meyvesini verir. Meyveyi insan yese de yemese de bir zaman sonra çekirdeği yere düşüp yeni bir meyve ağacı olmaya adaydır.

Peki alemdeki her nesne; hayatta kalmak üzerine programlanmışken, neden "ölmeden ölünüz" denilmiştir?

Mevlana şöyle anlatır:

Vaktiyle bir tüccarın, konuşkan bir papağanı vardır. Kafesteki papağanı gören herkes onun kabiliyeti karşısında hayran kalır. Tüccar durumdan hoşnuttur ama papağan kafeste mahkum olmanın sancılarını da çekmektedir.

Günlerden bir gün, tüccar Hindistan'a yolu düşecektir. Hal lisanı ile kafesteki papağanına bir isteği olup olmayacağını sorar. Papağan derin bir "Aaah.." çeker ve söylenir:

- Hindistana gidince o hür papağanlara de ki "eey hür papağanlar! Bu zavallı mahkum bir tuzağa düştü de ömür boyu hapse düştü. Siz güneşin doğuşunu, seher yelini kanatlarınızın altında hissederken ben burada parmaklıkların ardında çürümeye mahkumum. Bu Allah'tan reva mıdır? Sizlere selam ederim ve bir çare isterim. Bana rehberlik ediniz ki bu zilletten kurtulayım"

Tüccar papağanın haline üzülür ama onu serbest bırakmayı da kabul etmez. Papağanın selamını ileterek vicdanını hafifletmeyi amaçlar.

Nitekim Hindistana gidince, yine aynı hal ile ağaç dallarına konmuş rengarenk papağanlara, kafesteki papağanının acı feryadını iletir. Hikaye bu ya, bunu dinleyen papağanlardan biri o kadar üzülür ki, titrer ve yere düşer. Tüccar bir papağanın ölümüne sebebiyet vermenin korkusuyla hızla evine döner. Kafesteki papağana selamını ilettiğini ve bir papağanın dinlediklerine dayanamayıp, titreyip can verdiğini söyler. Bunu dinleyen kafesteki papağan, titrer ve hareketsiz bir şekilde kafesin dibine düşer..

Tüccar ne büyük bir günaha girdiğini düşünür. İki canlının istemeyerek de olsa ölümüne sebep olmuştur. Vicdan azabıyla kafesteki kuşunu gömmek üzere çukurun yanına koyar. Bir anda canlanan kuş, kanatlarını çırpıp havalanır.

Tüccar kuşuna dönüp:

-Ey benim yoldaşım, ey güzel kuşum. Sen hindistandaki papağandan ne telakki ettin ki bana bu oyunu oynadın? Allah aşkına söyle! der..

Papağan eski sahibine dönüp şöyle der:

- Haberini getirdiğin hind papağanı bana çare oldu. Sessizliği ile bana rehber oldu. Demiş oldu ki "seni kafese koyan dilin! Aklını başına topla, sen de benim gibi öl!" dedi.. Ben de onu yaptım, der.

Hz.Mevlana, papağanın diliyle tüccar'ın nezdinde hepimize nasihat eder:

-Ey efendi! Ben esirlikten ölmeden önce ölerek kurtuldum; şimdi asıl geldiğim yere, vatanıma dönüyorum. Sen de benim gibi yaparsan, ten kafesinden selametle kurtulur, hürriyete kavuşarak asli vatanına, yani baban Hazret-i Adem'in geldiği yer olan cennete dönersin!.. Bu çamur bedenden sıyrılıp ulviyete kavuşursun; çok yücelirsin!..”
sezen aksu
aşırı derecede "overrated" abla ama garip bir dokunulmazlığı var. "sevmiyorum" demek ayıp, cehalet olarak addedilebiliyor.