
nushirevan
@nushirevan yazar
1,683
entry
16
takipçi
13
takip edilen
4,079
beğeni
1,359
favori
37,577
puan
Efsane Yazar
3 kız babası, bilgisayar programcısı, tarım teknikeri, tv editörü, meteorolojist
ev işlerinde eşine yardım eden erkek
Şu duruma düşen erkektir.

anne babanın mesleğini soran öğretmen
Ders verilebilecek öğretmendir:
-Babanın mesleği ne?
+Zombi avcısı öğrtmenim
-Öyle iş mi olur allasen?
+Örtmenim siz hiç zombi gördünüz mü?
-Yoo tabii ki görmedim
+Eee babam işini yapıyor da ondan hocam :)
-Babanın mesleği ne?
+Zombi avcısı öğrtmenim
-Öyle iş mi olur allasen?
+Örtmenim siz hiç zombi gördünüz mü?
-Yoo tabii ki görmedim
+Eee babam işini yapıyor da ondan hocam :)
güldür güldür show
Ramazanda pide kuyruğu skecinde politik bir alegori yapıldığı iddiası vardı. Sosyal medyada kanıt olduğu varsayılan söylemler ve benzetmeler dolaşıyordu. "Lütfen bekleyiniz" skeci de aynı ayarda olmuş.
Hazırsanız başlıyorum:
Televizyonculuk yaptığım dönemde bilinçaltı yönlendirme konusunda bir kaç eğitim almıştım. Televizyonda her gün gördüğünüz ama hemen farkedemeyeceğiniz küçük detaylardır bunlar. Örneğin X siyasetçiyi, Y siyasetçisinden daha başarılı, daha güvenilir ve daha umut verici göstermek için basit bir teknik kullanılır. X siyasetçinin salonunda 200 kişi vardır ama kamerayı sabitler, mikrofon sesini salonun sisteminden kameraya çekersiniz. X siyasetçinin gülümseyerek anlattığı kısımları montajlar ajanslara servis edersiniz. Y siyasetçinin salonunda 2000 kişi varsa bile, siz aktüel (hareketli) kamera ile çekim yapar, sesi kameranın üst mikrofonundan çeker ve siyasetçinin bağırdığı kesimleri montajlarsanız seçmen üzerinde bilinçaltı bir manipülasyona sebep olmuş olursunuz. İzleyici sabit görüntülü X siyasetçiyi, focus problemi yaşayıp sözlerini altyazıyla anlayabildiği Y siyasetçisine tercih eder. Hem de ne dediğine bakmaksızın.
Neyse uzatmayalım, Güldür güldür bize temsili bir skeç yazmış ama cayır cayır darbe çığırtkanlığı yapmışa benziyor. Eğer skeci izlediyseniz aşağıdaki tespitleri ona göre düşünün.
Kaldırım, Türkiye'deki siyaset arenasını, üzerindekiler ise bu arenanın başrollerini temsil etmekte.
Trafik ışığını harekete geçiren düğme seçim sinyali. Karşı kaldırım ise iktidarı temsil ediyor. Kaldırıma ilk gelen İbrahim fetö'nün temsili. Üzerindeki sarı palto, fethullah'ı andırıyor zaten. Kaldırıma ilk gelen Fikri'yi de kandırıyor. Fikri Akp temsili. Fetö'nün akp'yi kandırdığı algısı malum. İbrahim'in yalanına kanan Fikri, kaldırıma yeni gelen herkese bu paranoyayı zerk ediyor. Güldür güldür yazarlarına göre iktidar bu şekilde korku pompalıyor anlaşılan. Kaldırıma her gelen düğmeye basmaya, yani seçime gitmeye yelteniyor ama işe yaramadığı hemen anlaşılıyor. Sistemden kaçan ve denize atlayan İbrahim, böylece okyanus ötesine vurgu yapıyor.
Karşısı iktidar, bozuk trafik ışığı da çalışmayan seçim sistemi. Ancak iktidara sadece demokratik yollardan gidilmiyor belli ki. Bir "üst geçit" var. Bu geçit, seçim sistemindeki boşluğu temsil ediyor. Örneğin medyayı arkasına alan, rüzgarı da arkasına alıyor türkiye'de. Veya boş oy atmak, en çok oy alan partilere yarıyor gibi.. Fikri üst geçitten karşıya geçiyor ve tekrar dönüp kaldırıma ulaşıyor. Üst üste iktidar olmanın başka bir anlatım yolu.
Dediğim gibi kaldırımdaki herkes birer siyasi aktör. İbrahim'deki fetö paltosunda olduğu gibi, kılık kıyafetler de kim olduklarına dair sinyaller veriyor.
Kırmızılı kadın chp. Z kuşağını temsil eden iki genci de arkasına alıp karşıya geçmeye, yani iktidar olmaya yelteniyor ama o da cesaret edemiyor. Burada güldür güldür yazarlarının, chp'nin etkisiz siyasetinden dem vurduğu açık. Kadın karşıya niyetlendiğinde, Fikri yani akp "önce beni çiğnemen lazım" diyor ve önüne yatıyor kadının. Komik bir skece göre oldukça saçma bir durum. Neden kaldırımda kalan birisi geçmek isteyene engel olsun ki? İşte bu kısım bu anlatımın altındaki subliminal mesajın su yüzüne çıkan kısmı. fikri yatıyor, kadın üzerine basıp bir adım atıyor ama karşıya geçemiyor. Bu adımı, iktidarın kaybettiği yerel seçimler veya gezi olayları gibi düşünebilirsiniz.
Kırmızılı kadın yani chp ile kol kola gelen Hayati, hdp'yi temsil ediyor. Kadının hükmü altında olduğu belli. Üstelik karşıya geçme çabaları boşa çıkınca "yapacak bişey yok" diyip oturmayı teklif ediyor. Hdp'nin oturma eylemleri revaçta malum. Anlamsızca oturuyorlar.
Yaşlı kadını ilk anda tülbentinden ötürü iyi parti ve meral akşener zannettim ama Fikri, üst geçitten iktidara yürürken onun bastonunu alıp gidince, bu karakterin mhp'yi temsil ettiği açık edilmiş oldu. Malum, Mhp'ye "baston" yakıştırması yapılmıştı. Beklemekten yorulan aktörler arasında ölüp gideceğini düşünen ve "İlk ben giderim" diyerek kendini acındıran teyze, Akp'nin yokluğunda Mhp'nin baraj altında kalacağından bahsediyor aslında. Hatta onu ilk teskin eden yine Fikri "öyle deme bunu bir sınav gibi düşün" diyor ve müttefiğine destek oluyor.
Gruba sonradan gelen Mustafa, üzerindeki mavisiyle Deva partisini temsil ediyor. Orada bekleyenleri garipsese de, paranoya onu da ele geçiriyor ve o da bekleyenler arasına karışıyor.
Asıl bomba tespit ve bu giri'nin sebebi ise lambanın, yani seçim sisteminin bozuk olduğu anlaşıldığında, karşıya geçip herşeyi ortadan kaldırıp, bekleyenlere ayar çeken belediye çalışanlarının asker olması. Yani darbe oluyor. Dikkat ederseniz belediye çalışanı Kudret'in eli arkada duruşu bir komutan edasına benziyor. Bozuk sistemi temsil eden ışıkları söküp götürüyor.
Finalde ibrahim yani Fetö, bütün partililere sessizlik yemini ettirip karşıya niyetlendiriyor ama kamyon ışıkları altında kalıveriyorlar.
Türkiye'nin kaderi bir kamyonla değişmişti hatırlarsanız. Yine bir kamyonla da değişir demeye getirmişler gibi..
Benim Eyyorlamam bu kadar, hadi iyi akşamlar..
Ramazanda pide kuyruğu skecinde politik bir alegori yapıldığı iddiası vardı. Sosyal medyada kanıt olduğu varsayılan söylemler ve benzetmeler dolaşıyordu. "Lütfen bekleyiniz" skeci de aynı ayarda olmuş.
Hazırsanız başlıyorum:
Televizyonculuk yaptığım dönemde bilinçaltı yönlendirme konusunda bir kaç eğitim almıştım. Televizyonda her gün gördüğünüz ama hemen farkedemeyeceğiniz küçük detaylardır bunlar. Örneğin X siyasetçiyi, Y siyasetçisinden daha başarılı, daha güvenilir ve daha umut verici göstermek için basit bir teknik kullanılır. X siyasetçinin salonunda 200 kişi vardır ama kamerayı sabitler, mikrofon sesini salonun sisteminden kameraya çekersiniz. X siyasetçinin gülümseyerek anlattığı kısımları montajlar ajanslara servis edersiniz. Y siyasetçinin salonunda 2000 kişi varsa bile, siz aktüel (hareketli) kamera ile çekim yapar, sesi kameranın üst mikrofonundan çeker ve siyasetçinin bağırdığı kesimleri montajlarsanız seçmen üzerinde bilinçaltı bir manipülasyona sebep olmuş olursunuz. İzleyici sabit görüntülü X siyasetçiyi, focus problemi yaşayıp sözlerini altyazıyla anlayabildiği Y siyasetçisine tercih eder. Hem de ne dediğine bakmaksızın.
Neyse uzatmayalım, Güldür güldür bize temsili bir skeç yazmış ama cayır cayır darbe çığırtkanlığı yapmışa benziyor. Eğer skeci izlediyseniz aşağıdaki tespitleri ona göre düşünün.
Kaldırım, Türkiye'deki siyaset arenasını, üzerindekiler ise bu arenanın başrollerini temsil etmekte.
Trafik ışığını harekete geçiren düğme seçim sinyali. Karşı kaldırım ise iktidarı temsil ediyor. Kaldırıma ilk gelen İbrahim fetö'nün temsili. Üzerindeki sarı palto, fethullah'ı andırıyor zaten. Kaldırıma ilk gelen Fikri'yi de kandırıyor. Fikri Akp temsili. Fetö'nün akp'yi kandırdığı algısı malum. İbrahim'in yalanına kanan Fikri, kaldırıma yeni gelen herkese bu paranoyayı zerk ediyor. Güldür güldür yazarlarına göre iktidar bu şekilde korku pompalıyor anlaşılan. Kaldırıma her gelen düğmeye basmaya, yani seçime gitmeye yelteniyor ama işe yaramadığı hemen anlaşılıyor. Sistemden kaçan ve denize atlayan İbrahim, böylece okyanus ötesine vurgu yapıyor.
Karşısı iktidar, bozuk trafik ışığı da çalışmayan seçim sistemi. Ancak iktidara sadece demokratik yollardan gidilmiyor belli ki. Bir "üst geçit" var. Bu geçit, seçim sistemindeki boşluğu temsil ediyor. Örneğin medyayı arkasına alan, rüzgarı da arkasına alıyor türkiye'de. Veya boş oy atmak, en çok oy alan partilere yarıyor gibi.. Fikri üst geçitten karşıya geçiyor ve tekrar dönüp kaldırıma ulaşıyor. Üst üste iktidar olmanın başka bir anlatım yolu.
Dediğim gibi kaldırımdaki herkes birer siyasi aktör. İbrahim'deki fetö paltosunda olduğu gibi, kılık kıyafetler de kim olduklarına dair sinyaller veriyor.
Kırmızılı kadın chp. Z kuşağını temsil eden iki genci de arkasına alıp karşıya geçmeye, yani iktidar olmaya yelteniyor ama o da cesaret edemiyor. Burada güldür güldür yazarlarının, chp'nin etkisiz siyasetinden dem vurduğu açık. Kadın karşıya niyetlendiğinde, Fikri yani akp "önce beni çiğnemen lazım" diyor ve önüne yatıyor kadının. Komik bir skece göre oldukça saçma bir durum. Neden kaldırımda kalan birisi geçmek isteyene engel olsun ki? İşte bu kısım bu anlatımın altındaki subliminal mesajın su yüzüne çıkan kısmı. fikri yatıyor, kadın üzerine basıp bir adım atıyor ama karşıya geçemiyor. Bu adımı, iktidarın kaybettiği yerel seçimler veya gezi olayları gibi düşünebilirsiniz.
Kırmızılı kadın yani chp ile kol kola gelen Hayati, hdp'yi temsil ediyor. Kadının hükmü altında olduğu belli. Üstelik karşıya geçme çabaları boşa çıkınca "yapacak bişey yok" diyip oturmayı teklif ediyor. Hdp'nin oturma eylemleri revaçta malum. Anlamsızca oturuyorlar.
Yaşlı kadını ilk anda tülbentinden ötürü iyi parti ve meral akşener zannettim ama Fikri, üst geçitten iktidara yürürken onun bastonunu alıp gidince, bu karakterin mhp'yi temsil ettiği açık edilmiş oldu. Malum, Mhp'ye "baston" yakıştırması yapılmıştı. Beklemekten yorulan aktörler arasında ölüp gideceğini düşünen ve "İlk ben giderim" diyerek kendini acındıran teyze, Akp'nin yokluğunda Mhp'nin baraj altında kalacağından bahsediyor aslında. Hatta onu ilk teskin eden yine Fikri "öyle deme bunu bir sınav gibi düşün" diyor ve müttefiğine destek oluyor.
Gruba sonradan gelen Mustafa, üzerindeki mavisiyle Deva partisini temsil ediyor. Orada bekleyenleri garipsese de, paranoya onu da ele geçiriyor ve o da bekleyenler arasına karışıyor.
Asıl bomba tespit ve bu giri'nin sebebi ise lambanın, yani seçim sisteminin bozuk olduğu anlaşıldığında, karşıya geçip herşeyi ortadan kaldırıp, bekleyenlere ayar çeken belediye çalışanlarının asker olması. Yani darbe oluyor. Dikkat ederseniz belediye çalışanı Kudret'in eli arkada duruşu bir komutan edasına benziyor. Bozuk sistemi temsil eden ışıkları söküp götürüyor.
Finalde ibrahim yani Fetö, bütün partililere sessizlik yemini ettirip karşıya niyetlendiriyor ama kamyon ışıkları altında kalıveriyorlar.
Türkiye'nin kaderi bir kamyonla değişmişti hatırlarsanız. Yine bir kamyonla da değişir demeye getirmişler gibi..
Benim Eyyorlamam bu kadar, hadi iyi akşamlar..
herkesin birbirine benzediği bir dünya
İçinde yaşadığımız dünyadır. Gönül isterdi ki birbirine benzeyen ünlüler başlığı olaydı da onun altına yazaydım ama instagramda gördüğüm günden beri bunu söylemek istiyordum. Rumen Filozof emil michel cioran değme Atatürk benzerlerinden daha çok benziyor Mustafa Kemal'e bgv

Sözlük yazarlarının korkuları
İftiraya uğramak yazacaktım ama daha beteri kendini anlatmaya çalışmak galiba.. bir iki sene önce manyak bi kadın vardı otobüste. Kendi halinde duran adamın birine "aaa taciz etti beni!" Diye bağırdı. Oysa adam benim görüş alanımda olduğundan bunun bir iftira olduğu açıktı benim için. Fakat caanım memleketimde kadının beyanı esastır diye geniş anlamlı bir uygulama var. E otobüsteki yer darlığından bunalan insanlar bu iftiraya uğrayan adama bir girdiler, allah yarattı demediler, dövdüler. Otobüsten adamın posası düştü resmen. Polis geldi, olay karakola taşındı ve ne oldu dersiniz? Kadın psikolojik rahatsızmış.. Adam yediği bi kamyon dayakla kaldı.. ölebilirdi de..
kedilere verilebilecek edebi isimler
Edebiyata ilgisizliği bakımımdan hayvanın umru olmayacağı isimlerdir. Ancak ille de bir öneri gerekiyorsa rica ediyorum insan ismi koymayın şu hayvancıklara. Ortamda sesleniyorsun adama kedi geliyor filan saçma bişe çünkü..
mobil internet paylaşımının ücretli olması
Vodafone ve turk telekom'un ücret almayacağını açıkladığı, turkcell'in ise ücretliyken geri adım attığı uygulamadır. Başlık bayağı eski ama hem bu konuyu açıklığa kavuşturmak hem de derdimi anlatmak için yeni başlık açmak yerine buraya yazayım dedim.
Eskiden bi uygulama vardı: ne kadar çok dışarıdan aranırsan, o kadar çok dakika mıydı internet miydi ne kazanıyordun. Epeyce ilgi görmüştü o zamanlar. Demek ki mobil internetin olayı bu, doldurmak. Hem ev interneti hem mobil kullanıyoruz. Ey operatörler! Yapsanıza şunu şöyle.. Evdeki internetten mobile dolduralım, dışarıda harıl harıl kullanalım? Benzer uygulamalar var ama yine ek paket ve ücret talep ediyor. Benim istediğim, evde ödediğin ev internetinden mobile gb dolumu yapabilmek. Çok mu şey istiyorum allasen? Hayat böyle bişey olsun anne!
Eskiden bi uygulama vardı: ne kadar çok dışarıdan aranırsan, o kadar çok dakika mıydı internet miydi ne kazanıyordun. Epeyce ilgi görmüştü o zamanlar. Demek ki mobil internetin olayı bu, doldurmak. Hem ev interneti hem mobil kullanıyoruz. Ey operatörler! Yapsanıza şunu şöyle.. Evdeki internetten mobile dolduralım, dışarıda harıl harıl kullanalım? Benzer uygulamalar var ama yine ek paket ve ücret talep ediyor. Benim istediğim, evde ödediğin ev internetinden mobile gb dolumu yapabilmek. Çok mu şey istiyorum allasen? Hayat böyle bişey olsun anne!

işsiz
İş beğenmeyen kişi. İşsizlik yok arkadaş, isterseniz siz buna yandaşlık deyin, ister hayalperestlik.. Ben gördüğümü biliyorum. Bu ülkede mühendis olmak isteyen milyonlarca genç var. Hiç "ben sıhhi tesisatçı olmak istiyorum" diyen bir çocuğa rast geldiniz mi? Yok. Neden? Çünkü hiç kimse "yoğurdum ekşi" demez, hiç bir ebeveyn de çocuğunun sayısal mühendis kafasına sahip olmadığı gerçeğini kabul etmez. Mühendis olmak için minimum 4 sene, binbir türlü hesap kitapla, akademik zorluklarla mücadele etmen ve lisans bitirmen gerekir. Sıhhi tesisatçı olmak için 2 sene bir ustanın yanında getir götür işini yapsanız yeter. İşin maddi boyutu ise daha ilginç. Kaldığım ilçede, belediyede memur olan mühendisin maaşının 8000 Tl olduğunu öğrendim. Evime gelen ve iki musluk tıpası sıkan sıhhi tesisat ustasına 200 tl verdim. Usta günde en az 5-6 işe gittiğini ve ücretin en az bendeki gibi 200 tl olduğunu söyledi. Basit ve minimum hesapla 200x5= 1000 tl günlük kazanıyor bu adam. Bir ayda 20 gün işe gitse 20.000 tl'lik net bir geliri var. Yemin ediyorum tam 6 saattir gelmesini bekliyorum. Adam telefonda çırak bulamadığından yakınıyor. Görüyorsunuz ya işsizlik yok, iş beğenmemezlik var. Şimdi göğsünüzü gere gere haykırın ebeveynler "benim yoğurdum ekşi!" diye
serdar ali çelikler

Spor (futbol) yorumcusu. Bizim ülkemizden dümdüz yorumcu çıkar mı? Tabi ki hayır. Çıksa da meşhur etmezler onu. ahmet çakar gibi, erman toroğlu gibi karikatürize tipler çıkar meydana. Bu da onlardan biri. Cümlelerine "baba" diye başlayıp "baba ya" diye bitirir. Yüzde doksan oranında gömücü bir eleştirel bakışa sahiptir. Programlarını izlerseniz, hal ve hareketlerinden genel duygu durumunun "hadi mk bitse de gitsek ne uğraşıyoz burda" olduğunu düşündürtür size. Televizyonculuğun ana kurallarından biri olan "ya çok sempatik (sevimli) ya çok antipatik (gıcık) izlettirir kendini" düsturunun ikinci kısmı için seçildiğini düşünüyorum. Her "Çöp" dediğinin kral, "kral" dediği oyuncunun çöp çıktığı başka bir yorumcu hatırlamıyorum. Huzursuz bacak sendromunu da al, çık git hayatımızdan artık saç

Spor (futbol) yorumcusu. Bizim ülkemizden dümdüz yorumcu çıkar mı? Tabi ki hayır. Çıksa da meşhur etmezler onu. ahmet çakar gibi, erman toroğlu gibi karikatürize tipler çıkar meydana. Bu da onlardan biri. Cümlelerine "baba" diye başlayıp "baba ya" diye bitirir. Yüzde doksan oranında gömücü bir eleştirel bakışa sahiptir. Programlarını izlerseniz, hal ve hareketlerinden genel duygu durumunun "hadi mk bitse de gitsek ne uğraşıyoz burda" olduğunu düşündürtür size. Televizyonculuğun ana kurallarından biri olan "ya çok sempatik (sevimli) ya çok antipatik (gıcık) izlettirir kendini" düsturunun ikinci kısmı için seçildiğini düşünüyorum. Her "Çöp" dediğinin kral, "kral" dediği oyuncunun çöp çıktığı başka bir yorumcu hatırlamıyorum. Huzursuz bacak sendromunu da al, çık git hayatımızdan artık saç
deist olmak
Herhangi bir dinden olmak ile ateist olmaktan bile beter bir durumdur. Çünkü deistler, iki şeyi kati surette reddederler: Birincisi; insan zekâsının, kainatı yaratan varlığın varlık izdüşümlerini kavramaya bile erişemeyeceğini kabul eder. Evrenin yaratıcısının yüceliğini vurgularken, insanın akletme melekelerini de küçümser. Dolayısıyla "bu yüce varlığı, bizim ilkel donanım ve yazılımlarımız kavrayamaz" derler. Bakın varlığı hissetmekten, onun varlık yapısından bahsetmiyoruz burda. Onun gerçekten varlığından ötürü oluşan neticeleri bile reddediyorlar. Örneğin güneşi yaratmış, tek bir varlığa inanan deistler, güneşi görüp hissettiği halde bunu, tanrının varlığına bilimin varoluşundan bile önce kanıt sunan dini metinlere rağmen kabul etmiyorlar.
Peki ikinci reddiyeleri ne? İşte bu kısmı tamamen feslefik bir boyutta -ki bu da deistlerin nasıl bir çıkmazda olduğunu kanıtlar nitelikte- evrendeki sebep sonuç ilişkisi arasında mantığın devreden çıktığını kabul ediyorlar. Hemen açalım: Bir arsanız var. Üzerine bir ev yapmak istediniz. Ustalığınız da var. Temelinden çatısına kadar toplu iğne ucu kadar kusursuz bir ev inşa ettiniz. İnşaat öyle kusursuzlukta ki, hiç bir noktasında hata bulunamıyor. Elektrik, su, doğalgaz ve internetle donattınız. Güzelce boyadınız, çevresindeki peyzajı düzenlediniz. Çevresine, zarar görmesin diye aynı kusursuzlukta çitler döşediniz. Mülkünüz tamamlandığında ne yaptınız? Öylece bırakıp gittiniz... Terk ettiniz.. Çimlerin kuruması, boyanın solması, sıvaların dökülmesini izlemeye koyuldunuz. Tahta kuruları, o güzelim giriş kapısını kemirirken sadece seyrettiniz. Eviniz, yavaş yavaş yok olurken, onu kurtarmak adına sorumluluk almadınız.. Çünkü tahta kuruları, o evin kapısını kendi güç mücadelelerine kaynak olsun diye kullanıyorlar!
Mantıklı geldi mi? Elbette çoğunuz bunu kabul etmedi. Kimi evine, kimi emeğine, kimi üretim zekâsına acıdı ve bu sorumsuz davranışın mantıksız olduğu kanaatine vardı.
Düşünün ki biz ev ustasıyız, sadece insanız ve bu aşamada bile bunu kabul etmiyoruz. Deistlere göre, sonsuz genişleyen evrende, tek bir boşluk bırakmadan, kusursuz bir kainat yaratan varlığın zekâsı, öngörüsü ve sorumluluk bilinci bizim kadar değil..
Hristiyan olanın, musevi olanın, şamanın ve hatta ateistin bile kendi kabul örgüleri arasında belli bir düzen var. Bu paradigmalar arasında kendi içinde tutarlılar. Ancak deizm bu seviyenin en altında maalesef.
Aslında bunları deizmin yükselme nedeni başlığı altında yazacaktım ama buraya nasip oldu. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa kemal atatürk'ün deist oluşu, laikliği getirmesi ve sonradan gelenler tarafından eğitim sisteminin deizme göre şekillenip müfredatı oluşturması sonucu, deizm literatüre girmese bile sosyal hayatımızın içine girdi. Eski ilim adamlarına bakın: örneğin İbni Sina bir çok ilimde çağının en üstün akademisyeni olmakla birlikte, hafızlık okumuş, fıkıh ve kelam alimidir. Fransız devrimiyle adeta dikte edilen din ve bilimin ayrılması gerektiği tezi yüzünden bir daha ibni sina çıkaramadık. Din, bilimi destekler nitelikteydi o zamanlar. Birileri bize "olur mu canım 'allahın hikmeti' der çekilir bilim adamı dinle ilgilenirse" diye anlatmadan kısa süre önce hem de. Anlatacak çok şey var da, konumuz bunlar değil şimdi.
Peki ikinci reddiyeleri ne? İşte bu kısmı tamamen feslefik bir boyutta -ki bu da deistlerin nasıl bir çıkmazda olduğunu kanıtlar nitelikte- evrendeki sebep sonuç ilişkisi arasında mantığın devreden çıktığını kabul ediyorlar. Hemen açalım: Bir arsanız var. Üzerine bir ev yapmak istediniz. Ustalığınız da var. Temelinden çatısına kadar toplu iğne ucu kadar kusursuz bir ev inşa ettiniz. İnşaat öyle kusursuzlukta ki, hiç bir noktasında hata bulunamıyor. Elektrik, su, doğalgaz ve internetle donattınız. Güzelce boyadınız, çevresindeki peyzajı düzenlediniz. Çevresine, zarar görmesin diye aynı kusursuzlukta çitler döşediniz. Mülkünüz tamamlandığında ne yaptınız? Öylece bırakıp gittiniz... Terk ettiniz.. Çimlerin kuruması, boyanın solması, sıvaların dökülmesini izlemeye koyuldunuz. Tahta kuruları, o güzelim giriş kapısını kemirirken sadece seyrettiniz. Eviniz, yavaş yavaş yok olurken, onu kurtarmak adına sorumluluk almadınız.. Çünkü tahta kuruları, o evin kapısını kendi güç mücadelelerine kaynak olsun diye kullanıyorlar!
Mantıklı geldi mi? Elbette çoğunuz bunu kabul etmedi. Kimi evine, kimi emeğine, kimi üretim zekâsına acıdı ve bu sorumsuz davranışın mantıksız olduğu kanaatine vardı.
Düşünün ki biz ev ustasıyız, sadece insanız ve bu aşamada bile bunu kabul etmiyoruz. Deistlere göre, sonsuz genişleyen evrende, tek bir boşluk bırakmadan, kusursuz bir kainat yaratan varlığın zekâsı, öngörüsü ve sorumluluk bilinci bizim kadar değil..
Hristiyan olanın, musevi olanın, şamanın ve hatta ateistin bile kendi kabul örgüleri arasında belli bir düzen var. Bu paradigmalar arasında kendi içinde tutarlılar. Ancak deizm bu seviyenin en altında maalesef.
Aslında bunları deizmin yükselme nedeni başlığı altında yazacaktım ama buraya nasip oldu. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa kemal atatürk'ün deist oluşu, laikliği getirmesi ve sonradan gelenler tarafından eğitim sisteminin deizme göre şekillenip müfredatı oluşturması sonucu, deizm literatüre girmese bile sosyal hayatımızın içine girdi. Eski ilim adamlarına bakın: örneğin İbni Sina bir çok ilimde çağının en üstün akademisyeni olmakla birlikte, hafızlık okumuş, fıkıh ve kelam alimidir. Fransız devrimiyle adeta dikte edilen din ve bilimin ayrılması gerektiği tezi yüzünden bir daha ibni sina çıkaramadık. Din, bilimi destekler nitelikteydi o zamanlar. Birileri bize "olur mu canım 'allahın hikmeti' der çekilir bilim adamı dinle ilgilenirse" diye anlatmadan kısa süre önce hem de. Anlatacak çok şey var da, konumuz bunlar değil şimdi.
merdiven
türkçe'de kullanılan ikilemelerde ''m'' ünsüz ekini alamayan kelime.
misal ''süt müt istemem'' dersin.
ben ''bu duvara merdiven merdiven lazım'' diyeni gördüm.
misal ''süt müt istemem'' dersin.
ben ''bu duvara merdiven merdiven lazım'' diyeni gördüm.
kuzen evliliği yasaklansın zihniyeti
İsrailoğullarının çirkinliği ve genetik rahatsızlıkları çoğunlukla aynı veya yakın aile bireylerinden oluştuğu için ortaya çıktığı söylenir. Çünkü yahudiler birbirinden alışveriş yaptığı gibi birbirinden kız alıp verirler. Bu da bu topraklarda bile akraba evliliğini öcü gösteren kültürel bir detay. Ancak genetik bozukluk riski yüzünden akraba evliliği karşıtlığı tezi bence tamamen bir antitez. Akraba evliliği, bu topraklarda 100 yıldır eğitim seviyesi, sosyo-ekonomik yapısı yüksek olmayan ailelerde gerçekleşiyor. Bu da bölgesel olarak kendi kabuğunu kıramamayı beraberinde getiriyor. İşin kökenine inersek, Kültürel bir kırılma yaşansın istiyor batı.
Bir İzmirli; şanlıurfalı bir delikanlı, izmir'li bi kızla evlensin ve modern hayata uyum sağlasın istiyor. Çünkü urfalı genç ve ailesi muntazaman izmir'e gittiğinde batı kültürü ile kaynaşacak diye umuluyor. Kültürel kaynaşma sayesinde, izmirli aile de urfaya gittiğinde kınanmayacak giyimi kuşamı yüzünden, hal ve tavırları yüzünden.. demografik kırılma kaynaşmayı, kaynaşma uyumu beraberinde getirecek diye umuluyor.
Akraba evliliği karşıtlığının beslendiği bir yer de bu içe kapalı yapıyı kırma çabası yani. Yoksa genetik bozulma, işin sadece görsel kılıfı.
Öte yandan içe kapalı ve akraba evliliği taraftarlarının da iki üç tezi var. Öncelikle aynı gelenekten, aynı töreden kız alıp vermek sosyo-kültürel ve ekonomik riski minimuma çekiyor. Tarafların birbiriyle anlaşamaması durumunda her iki aileden büyükler araya girip durumu düzeltebiliyorlar birbirlerini tanıdıkları için. Ve tabi işin bir de "miras bölünmesin" tarafı var ki, konumuz bu değil.
İster akraba olun, isterse dünyanın iki ayrı noktasından iki farklı milletten olun, evlenmeden önce sonuçta aynı testi yaptırmak zorundasınız. "İki gönül bir olunca samanlık seyran olur" sözü haybeye söylenmemiş.
Bir İzmirli; şanlıurfalı bir delikanlı, izmir'li bi kızla evlensin ve modern hayata uyum sağlasın istiyor. Çünkü urfalı genç ve ailesi muntazaman izmir'e gittiğinde batı kültürü ile kaynaşacak diye umuluyor. Kültürel kaynaşma sayesinde, izmirli aile de urfaya gittiğinde kınanmayacak giyimi kuşamı yüzünden, hal ve tavırları yüzünden.. demografik kırılma kaynaşmayı, kaynaşma uyumu beraberinde getirecek diye umuluyor.
Akraba evliliği karşıtlığının beslendiği bir yer de bu içe kapalı yapıyı kırma çabası yani. Yoksa genetik bozulma, işin sadece görsel kılıfı.
Öte yandan içe kapalı ve akraba evliliği taraftarlarının da iki üç tezi var. Öncelikle aynı gelenekten, aynı töreden kız alıp vermek sosyo-kültürel ve ekonomik riski minimuma çekiyor. Tarafların birbiriyle anlaşamaması durumunda her iki aileden büyükler araya girip durumu düzeltebiliyorlar birbirlerini tanıdıkları için. Ve tabi işin bir de "miras bölünmesin" tarafı var ki, konumuz bu değil.
İster akraba olun, isterse dünyanın iki ayrı noktasından iki farklı milletten olun, evlenmeden önce sonuçta aynı testi yaptırmak zorundasınız. "İki gönül bir olunca samanlık seyran olur" sözü haybeye söylenmemiş.
chehre
2021 yılı yapımı bir hint filmi. Okunuşundan da anlaşılacağı gibi "çehre, yüz" demek. Zaten hint dilleri ile türkçe dili arasındaki ortak kelimeleri bir deftere yazsanız, en az iki ortalı çizgili defter almak zorunda kalırsınız. Ortak dil ailesinden geldiğimiz besbelli.
Dağıtmayayım, filmden bahsedeyim.

Film, genç bir iş adamının karlı dağlarda mahsur kalmasını ve yaşlı bir arkadaş grubunun malikanesine sığınmasıyla yaşadığı olayları anlatıyor. Tanrı misafirine gayet kibar davranan bu grup, gecenin ilerleyen saatlerinde bir oyun oynamayı teklif ediyor. Genç adam kabul ediyor ama oyunun bir mahkeme canlandırması olduğunu ve kendinin de sanık sandalyesine oturacağını öğrendiğinde olaylar çok garip bir hal almaya başlıyor.

Rumi Jaffery'nin yönettiği filmin başrolünde, hint filmlerinin tarık akan'ı Amitabh Bachchan var. Yine tanıdık yüzler de eşlik ediyor bu abiye.
Suç ve gizem kategorisinde değerlendirebileceğimiz film, alışılagelmiş hint filmlerinden değil. Her 20 dakikada bir giren "embele dembele" hint kliplerinden 1 veya 2 tane filan var 2 buçuk saatlik filmde. Hiç koymayacaklarmış da, teamüller gereği eklemişler onu da bgv
Bir kere film Amitabh amcanın eski bir tahtta oturarak "çehre" kelimesini bolca içeren bir şiirle başlıyor. Atmosfer o kadar garip ki, birazdan arkadan 12.yy tapınak şövalyeleri çıkacak gibi duruyor. Filme adını veren "çehre" kelimesinin de filmin konusuyla zerre alakası yok. Hani neredeyse Amitabh amca şiir okumuş, boşa gitmesin diye filme ekleyince filmin adı da çehre olmuş gibi.
İlgi çekici bir hikâyesi var. Gizem unsuru filmi izlettiriyor. Ancak bazı noktalarda beklediğiniz hamleler gelmeyince, olaylar oldukça tiyatral kalmış. 2 saat boyunca film, genel konsepti üzerine ilerlerken son 10 dakikada öyle bir bocalıyor ki, yönetmen "lan 2 saat olmuş çabuk bitirelim hanunagoim!" demiş gibi.. adalet üzerine atılan tiradlar ve hindistandaki hukuk garabetleri için verilen mesajlar hoştu ama 15 dakikalık tek sekans olduğu için gözümüze gözümüze de sokuldu.
Filmi yarısında kapatmadım, ileri sarmadım. Oturdum "öf ya yapmayın bunu" diye diye izledim. Pek beğendiğim söylenemez, puanım: 4/10
Dağıtmayayım, filmden bahsedeyim.

Film, genç bir iş adamının karlı dağlarda mahsur kalmasını ve yaşlı bir arkadaş grubunun malikanesine sığınmasıyla yaşadığı olayları anlatıyor. Tanrı misafirine gayet kibar davranan bu grup, gecenin ilerleyen saatlerinde bir oyun oynamayı teklif ediyor. Genç adam kabul ediyor ama oyunun bir mahkeme canlandırması olduğunu ve kendinin de sanık sandalyesine oturacağını öğrendiğinde olaylar çok garip bir hal almaya başlıyor.

Rumi Jaffery'nin yönettiği filmin başrolünde, hint filmlerinin tarık akan'ı Amitabh Bachchan var. Yine tanıdık yüzler de eşlik ediyor bu abiye.
Suç ve gizem kategorisinde değerlendirebileceğimiz film, alışılagelmiş hint filmlerinden değil. Her 20 dakikada bir giren "embele dembele" hint kliplerinden 1 veya 2 tane filan var 2 buçuk saatlik filmde. Hiç koymayacaklarmış da, teamüller gereği eklemişler onu da bgv
Bir kere film Amitabh amcanın eski bir tahtta oturarak "çehre" kelimesini bolca içeren bir şiirle başlıyor. Atmosfer o kadar garip ki, birazdan arkadan 12.yy tapınak şövalyeleri çıkacak gibi duruyor. Filme adını veren "çehre" kelimesinin de filmin konusuyla zerre alakası yok. Hani neredeyse Amitabh amca şiir okumuş, boşa gitmesin diye filme ekleyince filmin adı da çehre olmuş gibi.
İlgi çekici bir hikâyesi var. Gizem unsuru filmi izlettiriyor. Ancak bazı noktalarda beklediğiniz hamleler gelmeyince, olaylar oldukça tiyatral kalmış. 2 saat boyunca film, genel konsepti üzerine ilerlerken son 10 dakikada öyle bir bocalıyor ki, yönetmen "lan 2 saat olmuş çabuk bitirelim hanunagoim!" demiş gibi.. adalet üzerine atılan tiradlar ve hindistandaki hukuk garabetleri için verilen mesajlar hoştu ama 15 dakikalık tek sekans olduğu için gözümüze gözümüze de sokuldu.
spoiler (tıkla)
Öyle ki Amitabh amca hakime bakarken gözleri sağa doğru kayıyor ve text'i bir yerlerden okuduğu bariz belli oluyor.
Filmi yarısında kapatmadım, ileri sarmadım. Oturdum "öf ya yapmayın bunu" diye diye izledim. Pek beğendiğim söylenemez, puanım: 4/10
popüler kültür
Dönem dönem herkesin konuştuğu, toplu bir görüş içine girdiği olaylar veya durumlar. Genellikle sinema ve diziler veya reklam filmleri, veyahut meşhur birinin yaptığı viral hareket olabiliyor. Bir iki sene önce la casa del papel izleyicileri salvador dali maskesi giyiyor ve ciao bella şarkısını mırıldanıyordu. Örneğin şu sıralar herkesin gündeminde siquid game var. Tam bir çılgınlığa dönüşmüş olabilir. Geçen gün futbol programında "siquid game'de olsaydık kim ölürdü?" yü tartıştılar. Hani neredeyse izlemeyeni sokakta dövecekler, öyle vahim durum.
yabancı filmlerin türkçeye tercüme sorunu
Sadece ismiyle değil, kullandığı terminolojide de devam eden sorundur. Birçok örneği var ama size bilindik bir dublaj farkından bahsedeyim.

geleceğe dönüş filmi çıktığında dr.emmett brown meşhur zaman makinesini tanıtırken şu cihazı tanıttı:

İlk dublaj versiyonunda bu cihazın adı "akı kapasitörü" idi. "Akı" fizikte ve matematikte kullanılan bir terim. Zaman makinesinin enerji devinimi için de gerçeğe yakın kullanılan bir fantastik öge ismiydi. Ama medya patronlarının çoğu, halkın zeka ve bilgi seviyesini minimum tutmakla kazanacağını düşünür. Film yeniden dublajlandığında cihazın adı "akım kapasitörü" oluverdi. Hatta okulun tepesine düşen yıldırımdaki enerjiyi zaman makinesine aktarmakla da "akım" sözcüğü ile "enerji akışı" arasında bir bağ oluşturduklarını falan da düşünmüş olabilirler. Oysa "akı kapasitörü" bir trafodan farklı olarak, makinenin zamanda yolculuk yapabilmesini sağlayan bir cihazdı. Zamansal vektörler işin içine girdiğinde "akı" terimi, gayet işlevseldi. Hatta bu sayede, merak edip temel fiziğin ötesine bakma ihtiyacı hissetti benim neslimden kimileri. Öyle ki bu ilgi, kuantum fiziği fenomeniyle de oldukça ilgi çekici bir hobiye dönüştü benim için. Peki cihazı "akım kapasitörü" olarak duyan nesil ne yaptı dersiniz? Hiç. Neden mi? Çünkü sadece akımdı işte. Cep telefonunun şarj cihazı da aynı işe yarıyordu. Neden araştırsındı ki?
Bu soruna salt bir dublaj sorunu olarak bakamazsınız. Bazı terimler, senarist ve yönetmenin sizi yönlendirmek istediği alan için özenle seçilmiş olabilir.

geleceğe dönüş filmi çıktığında dr.emmett brown meşhur zaman makinesini tanıtırken şu cihazı tanıttı:

İlk dublaj versiyonunda bu cihazın adı "akı kapasitörü" idi. "Akı" fizikte ve matematikte kullanılan bir terim. Zaman makinesinin enerji devinimi için de gerçeğe yakın kullanılan bir fantastik öge ismiydi. Ama medya patronlarının çoğu, halkın zeka ve bilgi seviyesini minimum tutmakla kazanacağını düşünür. Film yeniden dublajlandığında cihazın adı "akım kapasitörü" oluverdi. Hatta okulun tepesine düşen yıldırımdaki enerjiyi zaman makinesine aktarmakla da "akım" sözcüğü ile "enerji akışı" arasında bir bağ oluşturduklarını falan da düşünmüş olabilirler. Oysa "akı kapasitörü" bir trafodan farklı olarak, makinenin zamanda yolculuk yapabilmesini sağlayan bir cihazdı. Zamansal vektörler işin içine girdiğinde "akı" terimi, gayet işlevseldi. Hatta bu sayede, merak edip temel fiziğin ötesine bakma ihtiyacı hissetti benim neslimden kimileri. Öyle ki bu ilgi, kuantum fiziği fenomeniyle de oldukça ilgi çekici bir hobiye dönüştü benim için. Peki cihazı "akım kapasitörü" olarak duyan nesil ne yaptı dersiniz? Hiç. Neden mi? Çünkü sadece akımdı işte. Cep telefonunun şarj cihazı da aynı işe yarıyordu. Neden araştırsındı ki?
Bu soruna salt bir dublaj sorunu olarak bakamazsınız. Bazı terimler, senarist ve yönetmenin sizi yönlendirmek istediği alan için özenle seçilmiş olabilir.
seçmen
Ülkesini kendi adına yönetecek kişileri seçme hakkına sahip olan kişi. Ancak bu hak, sadece ileri demokrasiler için geçerli. Çünkü bizim ülkemizde seçimler, seçmenin istediği doğrultuda olmaz. Bizde seçmene 2-3 seçenek sunulur, bunlar arasında tercih yapması istenir. Seçeneklerinizin olması, özgür iradeniz olduğunu göstermez. Seçmene seçenek sunulması özgürlük değil, dayatmadır. Çünkü seçmen, seçeneğini kendi yaratmalıdır.
Bizim ülkemizi ele alalım:
Sosyal devlete inanan, muhafazakâr bir seçmen olduğunuzu düşünün. Muhafazakâr olduğunuz için ak partiyi düşünüyorsunuz ama zengini koruyan politikalarıyla partinin sosyal devlet anlayışı size uymuyor.
Ya da devletini seven bir solcusunuz. Solcu olduğunuz için chp uygun görünüyor ama yönetimdeki mandacı zihniyet ve organik bağ oluşturulan terör örgütü partisiyle olan sıkı ilişkiler, Atatürk'ün milliyetçilik ve devletçilik ilkesiyle çelişiyor.
Milliyetçilik demişken.. Varsayalım bu defa vatanına gönülden bağlı, milliyetçi bir kürtsünüz. Mhp çatısı altında "sen de bizim kardeşimizsin" diyorlar ama dahi anlamındaki ayrı yazılan "de" yaralıyor kalbinizi. Hiç bir zaman onlardan biri olamayacaksın doğduğun coğrafyadan ötürü.
İdeolojiyi bir kenara bırakıp, "ulen ekmek aslanın ağzında" diyerek rasyonalizme yanaşıyorsun. Bakıyorsun ki önünde iyi parti var. Hop! Amerikadaki fetöcü hainler bu partiye destek yağdırıyor sosyal medyadan..
Sağa sola bakınıyorsun, Ahmet hoca bakıyor "hay maşallah atom karınca" diyorsun ama meclis kürsüsündeki vallahlı billahlı bağlılık yemini geliyor gözünün önüne.. "kendi davasına ettiği yemini bozana güvenilmez" diye düşünüyorsun.
"Başka kim kaldı?" derken tonton bir gence dönüyor yüzün. Adamın ekonomi bilgisi de var, "hah bu!" derken fetöcü khk'lılara vaatlerde bulunarak, nato ve ab boyunduruğuna, imf prangasına sinyal çakarak o da kendini soğutuyor.
"Lan yok mu başka?" diyor seçmen, bulduğu tüm diğer alternatifler yüzde 1'i zor geçiyor.
Zaten seçim sistemi de aslen bir sistem sayılmaz. Çünkü kelimenin özündeki anlam, sonuç elde etmeye yarayan düzenler bütünü demek. Yani sonuç elde edemiyorsan, zaten buna sistem denmiyor. Seçmen tutup yüzde 0,1'lik bir partiye oy atma tercihini gerçekleştirse bile, meclis çatısı altında tercihinin sonucu görünmüyor. Bir baraj altında kaldığından, onun tercihi sanal seçenekler arasındaki yüzdelik dağılımdaki orana yansıtılıveriyor. Ne oldu? Bizim seçmen, seçemedi. E oy vermese? Suç. Boş oy atsa? Suç. Siyaset seçmene alternatif sunamıyor diye seçmen iradesini meclise yansıtamayacak mı? Otursun oturduğu yerde o da.. Kararsız, salak zaten canımı sıktı bgv
Bizim ülkemizi ele alalım:
Sosyal devlete inanan, muhafazakâr bir seçmen olduğunuzu düşünün. Muhafazakâr olduğunuz için ak partiyi düşünüyorsunuz ama zengini koruyan politikalarıyla partinin sosyal devlet anlayışı size uymuyor.
Ya da devletini seven bir solcusunuz. Solcu olduğunuz için chp uygun görünüyor ama yönetimdeki mandacı zihniyet ve organik bağ oluşturulan terör örgütü partisiyle olan sıkı ilişkiler, Atatürk'ün milliyetçilik ve devletçilik ilkesiyle çelişiyor.
Milliyetçilik demişken.. Varsayalım bu defa vatanına gönülden bağlı, milliyetçi bir kürtsünüz. Mhp çatısı altında "sen de bizim kardeşimizsin" diyorlar ama dahi anlamındaki ayrı yazılan "de" yaralıyor kalbinizi. Hiç bir zaman onlardan biri olamayacaksın doğduğun coğrafyadan ötürü.
İdeolojiyi bir kenara bırakıp, "ulen ekmek aslanın ağzında" diyerek rasyonalizme yanaşıyorsun. Bakıyorsun ki önünde iyi parti var. Hop! Amerikadaki fetöcü hainler bu partiye destek yağdırıyor sosyal medyadan..
Sağa sola bakınıyorsun, Ahmet hoca bakıyor "hay maşallah atom karınca" diyorsun ama meclis kürsüsündeki vallahlı billahlı bağlılık yemini geliyor gözünün önüne.. "kendi davasına ettiği yemini bozana güvenilmez" diye düşünüyorsun.
"Başka kim kaldı?" derken tonton bir gence dönüyor yüzün. Adamın ekonomi bilgisi de var, "hah bu!" derken fetöcü khk'lılara vaatlerde bulunarak, nato ve ab boyunduruğuna, imf prangasına sinyal çakarak o da kendini soğutuyor.
"Lan yok mu başka?" diyor seçmen, bulduğu tüm diğer alternatifler yüzde 1'i zor geçiyor.
Zaten seçim sistemi de aslen bir sistem sayılmaz. Çünkü kelimenin özündeki anlam, sonuç elde etmeye yarayan düzenler bütünü demek. Yani sonuç elde edemiyorsan, zaten buna sistem denmiyor. Seçmen tutup yüzde 0,1'lik bir partiye oy atma tercihini gerçekleştirse bile, meclis çatısı altında tercihinin sonucu görünmüyor. Bir baraj altında kaldığından, onun tercihi sanal seçenekler arasındaki yüzdelik dağılımdaki orana yansıtılıveriyor. Ne oldu? Bizim seçmen, seçemedi. E oy vermese? Suç. Boş oy atsa? Suç. Siyaset seçmene alternatif sunamıyor diye seçmen iradesini meclise yansıtamayacak mı? Otursun oturduğu yerde o da.. Kararsız, salak zaten canımı sıktı bgv
ilk iş günü
Genellikle işverenin gözüne girmek için "yok mu iş yapayım?" diye aceleci davranıldığı, ancak çalışanların "yaparsın daha sen şimdilik izle bizi" diye avuttuğu, bu avutmanın sonunda hayvan gibi iş yükünün sinyal verdiği gündür. İlk iş günü, özel sektördeki en rahat gündür, köleliğin başlangıcıdır.
