nushirevan
@nushirevan yazar
1,683
entry
16
takipçi
13
takip edilen
4,079
beğeni
1,359
favori
37,653
puan
Efsane Yazar
3 kız babası, bilgisayar programcısı, tarım teknikeri, tv editörü, meteorolojist
hasan mezarcı'nın allah ile yolculuğu
düşünün aklı başında bir insansınız. bir gün inandığınız dava adına hapse düşüyorsunuz. düştüğünüz yetmiyor, bir de dava arkadaşlarınız tarafından görmezden geliniyorsunuz. bu da yetmiyor; zamanında canını yaktığınız odaklar tarafından, Türkiye'nin "bilinen" ikinci telegram deneği oluveriyorsunuz. Basit bir sağlık rahatsızlığı ile gerçekleşen hastane sevkiniz sırasında, deri altı duyargalarınıza piezo elektrik çipler yerleştiriliyor. Farkına dahi varmadığınız bu radyo elektrik duygu kümesi dalgaları, halüsinasyon ve sanrılara neden oluyor. Ancak bir farkla! Halisüne olduğunuz kişi, size mesih olduğunuzu söylüyor ve gelecekten bazı haberler veriyor. Bunlar, elbette verici sinyallerini yayan kaynaktan geliyor. "5 dakika sonra falanca kişi gelip sana filan filan diyecek ey mesih" sesine estağfurullah çekiyorsunuz fakat 5 dakika sonra (önceden ayarlanmış bu) kişi gelip sana zaten anlatılanı deyiveriyor. Yetmiyor, halüsinasyon esnasında farklı mekan ve farklı zamanlardan enstanteneler tecrübe etmeye başlıyorsunuz. Yeterince eğitimli değilseniz, 1979'dan beri NSA saha ajanlarının kullandığı bu yöntemin bir deneği olduğunuzun farkına bile varmıyorsunuz. Edindiğiniz tecrübeler, geleceği şekillendiren haberler size bir ömür öğretilenin yerine geçen bir gerçekliğe dönüşüyor. Bundan sonra gerçeklik algınız, tamamen gelen verilere bağımlı hale geliyor. Deneği yönlendiren ekip, donanımsal bir zarar görmemesi için deneği münzevi bir hayata zorluyor ve etrafına saha ajanlarını da monte ediyor. Böylece dilediğiniz zaman zihnini kontrol edebileceğiniz, gerçeklik algısını tamamen kaybetmiş bir meczup elde ediyorsunuz. Bundan sonra denekle neler yapabileceğiniz tamamen hayal gücünüzle sınırlı.. Örneğin bu videoda bazı propaganda yöntemleri için bir örnek olarak kullanılmış mesela..
eşref bitlis
memleketimin demokrasi şehitlerinden. bununla ilgili bir anı paylaşayım:
1988'de almanya'dan memleketine temelli geri dönen babamın bir miktar birikmiş mark'ı vardır. bu paraya bir müddet dokunmaz, sonra ticarete girer ama ana para daima korunur. nihayet 5 yıl sonra "bu kadar çalıştım, hayatımda hiç sıfır arabaya binmedim" diyerek ana parayı sıfır bir araba almaya yatırır. parası yetmeyince, sıfıra yakın, ikinci el bir araba bulur. araç çok kilometre yakmamış, yıpranmamıştır. alıcı ile anlaşılır, bir miktar kaparo da ödenir. satıcı ile ankara'da buluşmak üzere anlaşılır. babam yoldan geldiğinde buluşma yerinde bir enkaz görür. eşref paşa'nın helikopteri, hiç alamadığımız o arabanın üstüne düşmüştür..
1988'de almanya'dan memleketine temelli geri dönen babamın bir miktar birikmiş mark'ı vardır. bu paraya bir müddet dokunmaz, sonra ticarete girer ama ana para daima korunur. nihayet 5 yıl sonra "bu kadar çalıştım, hayatımda hiç sıfır arabaya binmedim" diyerek ana parayı sıfır bir araba almaya yatırır. parası yetmeyince, sıfıra yakın, ikinci el bir araba bulur. araç çok kilometre yakmamış, yıpranmamıştır. alıcı ile anlaşılır, bir miktar kaparo da ödenir. satıcı ile ankara'da buluşmak üzere anlaşılır. babam yoldan geldiğinde buluşma yerinde bir enkaz görür. eşref paşa'nın helikopteri, hiç alamadığımız o arabanın üstüne düşmüştür..
unutulmayan çocukluk oyuncağı
oyuncak değil ama aynı amaçla kullanılan metal bir peynir kutusuydu. dibine açtığım çivi delikleri ve tellerden ızgara yaparak her gün içinde ateş yakardım. amacım metal kutuyu eritene dek yammaktı sanırım, bilemiyorum ama bu saçma işi en az 2 yıl boyunca neredeyse her gün yaptım. hani bişey pişirmek felan da değil, sadece ateşin kutunun içinde yükselmesine mi hayrandım neydim..
love death robots
Netflix yapımı, 18 bölümlük, bölümleri birbirinden bağımsız kısa (7-16 dk) videolardan oluşan animasyon dizilerdir. şiddet, cinsellik ve teknolojinin iç içe geçtiği konuları esas alan bölümlerin çoğu felsefik altyapısı ile de şaşırtıcı derinlikler barındırır.

Animasyon kaliteleri değişse de, her birinin kendine has bir anlatım tarzı var ve kendini izlettirmeyi de başarıyor. +18 kısıtlamasına tabi değilseniz, neredeyse her bölümü seveceksiniz ve "keşke bu bölümde anlatılan hikayeye komple bi dizi çekseler" diyeceksiniz.

Animasyon kaliteleri değişse de, her birinin kendine has bir anlatım tarzı var ve kendini izlettirmeyi de başarıyor. +18 kısıtlamasına tabi değilseniz, neredeyse her bölümü seveceksiniz ve "keşke bu bölümde anlatılan hikayeye komple bi dizi çekseler" diyeceksiniz.
araç konvoyu oluştururken gelen gereksiz heyecan
bi düğündür, sünnettir, asker uğurlamadır, efendime söyleyim akrabalarla x şehrinden y şehrine gitmedir, arabaların arka arkaya dizilip hareket etmesiyle beraber gelen anlamsız sevinç, bişeyler yapıyor olmadan kaynaklı iyi hissetmelerdir. hayır noluyorda yani arabaları öyle dizdiniz tek sıra gidiyonuz tamam. o arka koltuktakilerin camdan el sallama ihtiyacı nerden doğuyor bilader? hayır sanki falcon roketindeyiz üst atmosferden çıkış yapıyoruz. önü sonu iki tane araba arka arkaya gidiyor hayırdır bu ne heyecan yaw? hadi arkadakiler atraksiyon meraklısı filan, ya sen yılların şoförüsün bilader "dur bak nasıl solluyorum" diye hava atmalar mı kaldı kendine gel! hayır neden yani? hayatınız bu kadar mı tekdüze, bu kadar mı rutine bağladınız herşeyi de bu kadarcık hareket aksiyon filmindeki "öndeki arabayı takip et" heyecanı yaratıyor bünyenizde? hayır bu bi de taşra versiyonu bunların.. metroda vagondan vagona el sallayanları da var neler gördü bu gözler..
küllük
sigara tiryakileri ile aynı kokuya sahip gereç.. koklayın, her ikisi de aynı kokar
babalar günü
her yıl haziran'ın 3. pazar günü; babası olanın normalde selam vermediği halde sosyal medyada piar, olmayanın duyar kastığı bir başka kapitalizm günüdür.
baba olmakı tanımlamak bence şöyle mümkün..
baba olmadan önce:
- yaparım tabe lan
- alıp başımı giderim
- o kim lan öldürrüm valla
- nolcak yea mezara mı götürcen harca
- akşama bi yerlerde oturak hacı
- oo bu çok tatlıymış porsiyon daha yiyeyim
baba olduktan sonra:
+ şimdi yapsam kötü örnek olurum, yapmayayım
+ du bi gitmeden önce ne zaman geleceğimi söyleyim
+ şiddete gerek yok.. memlekette hukuk var, polis var
+ şunları biriktiriyim de küçüğün odasını yenilerim..
+ akşam yemeğine yetişmem lazım kardeş
+ çok güzelmiş bir porsiyon da paket yapar mısın?
baba olmakı tanımlamak bence şöyle mümkün..
baba olmadan önce:
- yaparım tabe lan
- alıp başımı giderim
- o kim lan öldürrüm valla
- nolcak yea mezara mı götürcen harca
- akşama bi yerlerde oturak hacı
- oo bu çok tatlıymış porsiyon daha yiyeyim
baba olduktan sonra:
+ şimdi yapsam kötü örnek olurum, yapmayayım
+ du bi gitmeden önce ne zaman geleceğimi söyleyim
+ şiddete gerek yok.. memlekette hukuk var, polis var
+ şunları biriktiriyim de küçüğün odasını yenilerim..
+ akşam yemeğine yetişmem lazım kardeş
+ çok güzelmiş bir porsiyon da paket yapar mısın?
alevilik
türkiye'deki seküler kürt ideolojilerin bir kısmı kendini ''alevi'' diye tanımlarlar. oysa onlar gerçekte alevi değil, ''yezdani''lerdir ve anadolu'daki bilinen alevilikle ilgili değillerdir. zerdüştlükten mecusiliğe evrilen kripto ermeniler, anadoluda kürt kimliği altında alevi olduklarını söylediler. böylece mezhep zırhı ile yüzyıllar boyunca saklanmayı başardılar ve teoride alevi, pratikte yezdani bir kültür geliştirdiler. bu işte o kadar ileri gittiler ki, geliştirilen bu yeni kimlikle doğudaki kürtlerin temsilcileri oldukları iddiasına kadar taşıdılar. hdp ezilmiş, hor görülmüş, asimile edilmiş sünni-kürt halkı da bu tezgaha kolay düştü doğal olarak. ama olay sadece bu kadar da değil. bu ateşe tapan kürt görünümlü ermeniler, kendileri için alevi tanımlamasını seçerken küçük bir kelime oyunu dahi yapmış olabilirler.
yani aslında alevi değil, ''alev''i..
yani aslında alevi değil, ''alev''i..
yeni çipli tc kimlik kartı
az önce teslim aldığım ve beraberinde verilen zarftaki pin kodunun nerede kullanılacağını ölümüne merak ettiğim kimlik kartı. hayır nüfusmatik'ten ikametgâh mı çekecez nabacaz bu pin'i?
30 yaşını geçmiş yetişkinlerden gençlere tavsiyeler
farklı olmaya çalışmayın. etrafınızda sizin farkınızı anlamayan kişilerden uzaklaşın sadece. olduğunuz gibi olduğunuzda çok iyi hissedersiniz. kendinizi sevdirmeyin, kendinizi sevin.
saç ekimi
önermediğim söğüşlenme metodur. arkadaşlar şimdiye kadar saç ettirip de "aaa hakkaten ekilmiş saç mı bu? hiç belli olmuyor" şeklinde tepki verildiğini görmedim. etrafınızdaki kimselerin; sizi seviyorsa yapmacık durmasına rağmen siz rencide olmayın diye "yakıştı ama ya.." diyişine aldırmayın. O teller kafanızda emanet duruyor birader bunu da herkes biliyor.. Ne gereği var? Kelsen kelsin, saçın varsa var yoksa yok.. Hayır bu kafanın üstündeki kıl demeti ne ara medeni toplumda bir gereklilik halini aldı anlaşılır gibi değil. ektirmeyin kardeşim.. bu halinizi beğenmeyen varsa da ektirsin gitsin!
bak içime
devamında
"..gör beni
tut elimden yak beni" şeklinde devam eden türkünün başıdır.
"..gör beni
tut elimden yak beni" şeklinde devam eden türkünün başıdır.
baş ağrısı
tıp dünyasında sayılamayacak kadar nedeni olan ve bu konuda rekoru koruyan rahatsızlık. o kadar çok rahatsızlık baş ağrısına sebep oluyor ki; ağrının doğal yollardan kaybolmasını beklemek, genelde baş ağrısı için doktora gitmek ve teşhisi beklemekten çok daha kısa sürer.
stres ağrı sebeplerinin yaklaşık %70'ini oluşturduğundan, baş ağrısının ilaçsız çözümü kaliteli bir uykudur. uykuda bütün vücudunuz stand by modunda bakım onarıma alındığından baş ağrınızı da uyandıktan sonra minimize etmiş olursunuz. bunun dışında taze hava, bol sıvı ve yeşil renklere bakmak da kısmen de olsa etkili..
tabi bütün bunları migren denilen illetten ayrı düşünüyorum zira bu dediğin baş ağrısı filan değil. bambaşka bişiy..
stres ağrı sebeplerinin yaklaşık %70'ini oluşturduğundan, baş ağrısının ilaçsız çözümü kaliteli bir uykudur. uykuda bütün vücudunuz stand by modunda bakım onarıma alındığından baş ağrınızı da uyandıktan sonra minimize etmiş olursunuz. bunun dışında taze hava, bol sıvı ve yeşil renklere bakmak da kısmen de olsa etkili..
tabi bütün bunları migren denilen illetten ayrı düşünüyorum zira bu dediğin baş ağrısı filan değil. bambaşka bişiy..
evde yalnızken duyulan garip sesler
sessizlik çökünce duvar saatinin ultrasonik düzeydeki tik taklarını duyuyorsanız yalnızsınız..
yok nereden geldiği bilinmeyen tın tın'lar duyuyor ve bunun aslında binadaki döşeli su tesisatından akan suyun sesi olduğunu farkettiğinizde yapa yalnızsınızdır..
yok nereden geldiği bilinmeyen tın tın'lar duyuyor ve bunun aslında binadaki döşeli su tesisatından akan suyun sesi olduğunu farkettiğinizde yapa yalnızsınızdır..
tom cruise
Justin Bieber denilen bi velet tarafından kafes dövüşüne çağırılan ABD'li aktör. Tom uyma sen buna abicim, (bas)itlik yapıyor çocuk..

türkiyenin suriyeliler politikası
bize ne oldu bilmiyorum. yemeğin en iyisini, hediyenin en güzelini misafire ayırırdık. kapıdan bile geçerken önce misafiri buyur ederdik. bize ne oldu bilmiyorum. bi ara değiştik mi değiştirildik mi onu da bilmiyorum ama içimizden kopup yiten bazı erdemlerimiz olduğunu hatırlıyorum. hatırladıkça hem üzülüyor, hem de kızıyorum. üzülüyorum çünkü bizi biz yapan bu değerleri geleceğe taşıyamayacağımızı biliyorum artık. kızıyorum çünkü kaybettiğimiz güzel hasletlerimiz bile bize düşman gibi görünüyor artık.
düşünün ki bir rüzgar esti, çatınızı aldı götürdü.. dört duvar, çocuklarınızla birlikte kalıyorsunuz. yağmur da yağacak.. komşunun gözünün içine bakmanızla onun nazik teklifi ile karşı karşıya kalıyorsunuz. "hadi komşu yataklarınızı toplayın, gelin bizde kalın çatınız yapılana dek.. yağmur yağacak ıslanmayın"..
çatınız yok. siz neyse de çocuklar ıslanacaklar. kalın yorganları, döşekleri sırtlayıp "allah razı olsun" diyerek komşunun evindeki en ücra odaya yerleşiyorsunuz. ev sahibi kalender, her ihtiyacınızı görüyor ama ev halkı arasında bundan rahatsız olanlar var. "haklılar tabi.. düzenleri bozuldu" diyorsunuz. ancak çocuklarınız bakıyor gözlerinizin içine.. sizin gözleriniz, ev sahibinizde..
misafirlik uzun sürüyor. çatı yapılmak bilmiyor. her defasında bir daha düşüyor. ev sahibi size en ufak bir rahatsızlık vermiyor ama o ev halkındaki habis gözler yok mu? çocuklar kuru, mutlu.. ev sahibinin çocuklarıyla arkadaş olmuş top oynuyorlar hatta..
derken güneşli bir havada, ev halkının seslerini duymaya başlıyorsunuz "yağmur var dedik hadi neyse! ama şimdi güneş var, defolup gitsinler evlerine!" gitmesine gidersiniz de, yağmur yağmayacağının, boran kopmayacağının bir garantisi var mı? üstelik ev sahibi de ev halkını bu konuda uyarırken.. gitmeli misiniz çatısız evinize? ev halkından "bazıları" rahatsız olmasın diye terketmeli misiniz çatısı üstünde yurdu?
gel zaman git zaman evde şenlikler oluyor, bayram kutlanıyor bazen. ev halkı iğrenen gözlerle baksa da, siz de çocuklarınızla kutlamak istiyorsunuz. elinizde bir bayat şeker, ikiye kırıp veriyorsunuz çocuklarınıza.. ev halkından o rahatsız kişilerin sesleri yükseliyor "evleri yok bayram kutluyorlar! ocağında pişen aşları yok, elimize bakıyorlar, şeker yiyorlar! oooh ne hayat!"
dedim ya kaybettik güzel hasletlerimizi ama ne zaman başladı bu erozyon, bilmiyorum. bu kendini beğenmiş yüksek sesin güvendiği, bu kibir yüklü direkler ne kadar taşır çatıyı? onlara bu güveni veren yıkılan çatının kendi evleri olmaması mı sadece? yoksa şuursuz bir fitne mi yeşermiş gönüllerimizde? gülmesin mi, eğlenmesin mi hiç misafirler? deden, kocan, ağabeyin, amcan, baban ölmüş.. unutmamalı mısın hiç? gülmeye hakkın olmamalı mı artık?
Nizip'te Suriyeli bir çocukla tanıştım. Bana hikayesini anlattı. Anlatırken ağladı, ağladıkça anlattı. Gözyaşları mürekkep oldu, kalemimden damladı:
Süleyman'a...
Çorba pişiriyordu kısık ateş üstünde
Bombalar uçururken zalim kalleş üstünde
Harabe bir binanın eviydi sundurması
Bulguru ekmek idi, soğan cennet hurması
İki kızı bi oğlu dayamışlar sırtını
Bir taş duvar yastık, karton sarmış altını
Kızları sarılmışlar ısınmak için güya
Hava öyle soğuk ki sarılmak bile rüya
Oğlan en küçük ama eller cepte ve mağrur
Erzağı getirmiş ya, delikanlıda gurur
Yaşın dokuz Süleyman! savaş büyük yaşından
Eve sahip çıkmayı atsa küçük başından
Yardım kamyonlarını kovalamakta ömür
Süleymanın gözleri, elleri bile kömür
Bir keresinde asker doğrultmuş da silahı
Geri durmak bilmemiş, "durma" demiş Allah'ı
Şahadet getirip de yürümüş üzerine
Tehdidini duymamış, bakmamış mavzerine
Asker tedirgin olmuş, korkmuş bu Süleyman'dan
Süleyman anlatıyor, dinliyorlar yalandan
Bu çorba ısınmadan içleri ısınıyor
Biraz da Süleyman sabırları sınıyor
"Yapma be Süleymanım! Asker geri durur mu?
Kıyamamıştır sana, korkan asker olur mu?
Süleyman kızar ama ablalarına kıymaz
Zira onlar yerine kimsecikleri koymaz
Ablaları da bilir Süleyman yüreğini
O asker görse korkar yüreğin çeyreğini
İki kızcağız cılız kollarını sarmışlar
Un ufak umutları, kardeşliğe karmışlar
Gülsüm ile Alime henüz on beşindeler
Tavansız dört duvarı ev yapma peşindeler
Sabah Alime bulmuş iki örtü getirmiş
Veriyor Gülsüm'üne, neymiş? onlar gelinmiş
Gülsüm'e yeter zaten kırık ayna parçası
Örtünüp dönüyor şöyle, sanki bir ay parçası
Plastik kasalardan mutfak yapmışlar bi de
Vidaları kuşbaşı, levha oluyor pide
Hayal dünyalarında kimseden etmez talep
Zira hayallerine dünyada yetmez Halep
Kızlar büyümüş ama ne de olsa çocuklar
İmanları tamsa da yetkinlikte buçuklar
Anaları olmasa kim pişirir çorbayı?
Laf dinler mi Süleyman? kim giydirir urbayı?
Bir şehir yıkılır da kalır ya hep camisi?
Öyle bir ana Minel, çocukların hamisi
Yetmiş iki milletin askerleri içinde
Amerikalısı gelmiş, Fransızı da Çin de
Musallat olmadan bir günleri geçmezdi
Her gün bomba yağdırır; kadın, çocuk seçmezdi
Kızları büyüyünce hepten bozuldu niyet
Yoksa yılar mı Minel, caydırmazdı eziyet
Köpekler gibi yer onların enikleri
Çoğu geceler aç yatarken minikleri
Göçülür müydü yurttan; naçar, ata, babasız
Kalınır mıydı burda, aç açıkta sobasız?
İki taşın üstünde kaynayan çorba bile
Eski bir tenekeden, geliyor hurda dile
"Ey kadın ne işin var, burda safi sübyanla
Evine dönsen ya sen, kaldın börtü çıyanla?
Yaptığın çorba yavan bi soğanı olsa ya?
Dört duvarlı yerdesin, bi tavanı olsa ya?
Ateş beni yakıyor, üşüyorum yine de
Sen ateşten bu yükü taşıyorsun sinede"
Minel ne desin ona, hikayesinde hüzün
Baharın son demleri, on yedisinde güzün
Şehadet şerbetini içmemişti kocası
"Gülüm" diyordu ona, o da gülün goncası
Sabah çıktıktan beri gelmemişti haberi
Yatsı ezanı gelir, bozmamıştı ezberi
Sabaha kapısında toplanınca komşular
Kadınlar ağlamaklı, simsiyahtı poşular
Çocuklar görmesin diye Minel çıktı dışarı
Kötü haberdi gelen, gerekmedi işarı
Ak çarşafa sarılı, kan kırmızı bir beden
Evin direği idi, kalkmalıydı yeniden
Yere konuldu şehit, kan boyandı eşiği
Göğsündeki mermiler, sırtı bıçak deşiği
Düşmüş de bıçaklanmış yetmemiş ki mesule
Sakalının üstünde gülümsüyor Resul'e
Hayale dalıp giden Minel'i uyandıran
Duruşuyla atayı, babasını andıran
Süleyman diyor "Ana! Bu çorba bitmedi mi?
Sabahtan beri açız, bu zillet yetmedi mi?"
"Gelin çocuklar gelin, afiyet olsun size
Bu soğukta bi çorba, kebap olur evsize"
Çocuklar kor ateşin etrafına toplandı
Minel'in göğüsüne tuhaf bir ok saplandı
"Hayırdır inşallah" dedi çorbayı kaşıkladı
Işık patlamaları, kulakları çınladı
Döküldü sıcak çorba paylaşılan kepçede
Dağıttılar hayali Halep'te bir bahçede
Gözlerini kapayan iki gelinlik kızın
Hayalleriyle canı, ölüm aldı ansızın
Süleyman da susardı dağlar düşse üstüne
Ama ana kokusu, olmaz çorba üstüne
Asla çıkarmadığı ak türbanı açılmış
Parçalanmış merhamet sağa sola saçılmış
İkiye katlanmış acı, ayrı düşmüş belleri
Gülsüm'ün ellerinde Alime'nin elleri
Süleyman'a dağ yıkın, yıkın yükü sırtına
Devirebildi ancak ki bugünkü fırtına
Çıkardılar oğlanı taşların arasından
İntikam hırsı çıktı, ağırdı yarasından
"Allahu ekber!" diyor bütün ehl-i imanı
Türk yurduna verdiler, yaralı Süleyman'ı
Kardeşlerin üstünde yine eski örtü var
Gözlerinden gitmeyen tavansız bir dört duvar
Yılları geçse dahi değişmedi bi günde
Ellerini cebinden çıkarmıyor bugün de
Ama hep kafasında o soruyla sarsıldı
"İçebilseydim tadı, o çorbanın nasıldı?"
Bize...
Süleyman'ı dinledim, soğuk bir kış vaktinde:
"Vaadi var Allah'ın, duracaktır akdinde
Elbet bir gün şehitlik bize de nasip olur
Ata yurdumdur Halep, böyle münasip olur
Ama yaşım tutmuyor, bir asker ocağına
Yoksa gitmek isterim, anamın kucağına
Yaralıları sarar, sarmalar iyi niyet
Evsize kucak açmak, ödenmesi zor diyet
Lisanı bilinmeyen topraklar yabancıdır
Ne de olsa biz yolcu, sizler daim hancıdır"
Ağladı da Süleyman, gözyaşı düşmez kara
Acısı dinse dahi, şuncadır pişmez yara
Yabancıdır Süleyman "kim kime kardeş ola?"
Ne hakkı var ki onun, kardeşe tebelleş ola?
Deftere yazsa bir gün yaprak koparmasın mı?
Gönül borcu artar da, defter kabarmasın mı?
Sıcak yemeği, aşı, pişiyor yamacında
"Ensar" olmuş rızayı kazanmak amacında
Çıplak ayaklara bot, eldiven parmaklara
Zira şimdiden talip, cennette ırmaklara
Kırmızı bir hilalin himayesinde çadır
Kucak açmış mazluma, uzun boylu bahadır
On iki olmuş yaşı o yetim Süleyman'ın
Türkün kardeşi olmuş; arabın, müslümanın
Kardeş biliyor çocuk, kaybettiği yerine
Top oynuyor sokakta, bakmadan hem terine
Sokaklarda işitmiş: "hemen defolsun gitsin!"
"Suriyeliler doldu, gönderin olsun bitsin!"
Kaçarken uğursuzdan, çakalından kurdundan
Nizip'te batan güneş, farklı değil yurdundan
İşgalden kaçan çocuk, kadınlar ve yaşlılar
Gözlerine baksana, mahçup, eğik başlılar
Karanlık bir bez çadır, iki yatak döşeli
Kapısının önünde çamur, batak, eşeli
Bize kadim hainlik edenlerin tesiri
Bizi bizden ayıran nedenlerin esiri
Komşun açlık çekerken, tokluğa razı mıyız?
Kessinler bizi hadi, biz de kırmızı mıyız?
Yokluğu görmeyenler, varlıkta tatmin olmaz
Yoklukta var bulmayan, kalbi mutmain olmaz
Hani onlar bir zaman vilayetindi senin?
Hani Resul'u kabul, riayetindi senin?
Kabir ziyaretini sanırsın mücahitlik
Bak onların yurduna: topyekün bir şehitlik!
"Hemen yerleşmesinler, bilebilmeli yâdı"
Ülkemde istenmiyor, Suriyeli'ymiş adı
Bak yurdumun gavurla vicdan türdeşliğine!
Ne zaman halel geldi iman kardeşliğine?
düşünün ki bir rüzgar esti, çatınızı aldı götürdü.. dört duvar, çocuklarınızla birlikte kalıyorsunuz. yağmur da yağacak.. komşunun gözünün içine bakmanızla onun nazik teklifi ile karşı karşıya kalıyorsunuz. "hadi komşu yataklarınızı toplayın, gelin bizde kalın çatınız yapılana dek.. yağmur yağacak ıslanmayın"..
çatınız yok. siz neyse de çocuklar ıslanacaklar. kalın yorganları, döşekleri sırtlayıp "allah razı olsun" diyerek komşunun evindeki en ücra odaya yerleşiyorsunuz. ev sahibi kalender, her ihtiyacınızı görüyor ama ev halkı arasında bundan rahatsız olanlar var. "haklılar tabi.. düzenleri bozuldu" diyorsunuz. ancak çocuklarınız bakıyor gözlerinizin içine.. sizin gözleriniz, ev sahibinizde..
misafirlik uzun sürüyor. çatı yapılmak bilmiyor. her defasında bir daha düşüyor. ev sahibi size en ufak bir rahatsızlık vermiyor ama o ev halkındaki habis gözler yok mu? çocuklar kuru, mutlu.. ev sahibinin çocuklarıyla arkadaş olmuş top oynuyorlar hatta..
derken güneşli bir havada, ev halkının seslerini duymaya başlıyorsunuz "yağmur var dedik hadi neyse! ama şimdi güneş var, defolup gitsinler evlerine!" gitmesine gidersiniz de, yağmur yağmayacağının, boran kopmayacağının bir garantisi var mı? üstelik ev sahibi de ev halkını bu konuda uyarırken.. gitmeli misiniz çatısız evinize? ev halkından "bazıları" rahatsız olmasın diye terketmeli misiniz çatısı üstünde yurdu?
gel zaman git zaman evde şenlikler oluyor, bayram kutlanıyor bazen. ev halkı iğrenen gözlerle baksa da, siz de çocuklarınızla kutlamak istiyorsunuz. elinizde bir bayat şeker, ikiye kırıp veriyorsunuz çocuklarınıza.. ev halkından o rahatsız kişilerin sesleri yükseliyor "evleri yok bayram kutluyorlar! ocağında pişen aşları yok, elimize bakıyorlar, şeker yiyorlar! oooh ne hayat!"
dedim ya kaybettik güzel hasletlerimizi ama ne zaman başladı bu erozyon, bilmiyorum. bu kendini beğenmiş yüksek sesin güvendiği, bu kibir yüklü direkler ne kadar taşır çatıyı? onlara bu güveni veren yıkılan çatının kendi evleri olmaması mı sadece? yoksa şuursuz bir fitne mi yeşermiş gönüllerimizde? gülmesin mi, eğlenmesin mi hiç misafirler? deden, kocan, ağabeyin, amcan, baban ölmüş.. unutmamalı mısın hiç? gülmeye hakkın olmamalı mı artık?
Nizip'te Suriyeli bir çocukla tanıştım. Bana hikayesini anlattı. Anlatırken ağladı, ağladıkça anlattı. Gözyaşları mürekkep oldu, kalemimden damladı:
Süleyman'a...
Çorba pişiriyordu kısık ateş üstünde
Bombalar uçururken zalim kalleş üstünde
Harabe bir binanın eviydi sundurması
Bulguru ekmek idi, soğan cennet hurması
İki kızı bi oğlu dayamışlar sırtını
Bir taş duvar yastık, karton sarmış altını
Kızları sarılmışlar ısınmak için güya
Hava öyle soğuk ki sarılmak bile rüya
Oğlan en küçük ama eller cepte ve mağrur
Erzağı getirmiş ya, delikanlıda gurur
Yaşın dokuz Süleyman! savaş büyük yaşından
Eve sahip çıkmayı atsa küçük başından
Yardım kamyonlarını kovalamakta ömür
Süleymanın gözleri, elleri bile kömür
Bir keresinde asker doğrultmuş da silahı
Geri durmak bilmemiş, "durma" demiş Allah'ı
Şahadet getirip de yürümüş üzerine
Tehdidini duymamış, bakmamış mavzerine
Asker tedirgin olmuş, korkmuş bu Süleyman'dan
Süleyman anlatıyor, dinliyorlar yalandan
Bu çorba ısınmadan içleri ısınıyor
Biraz da Süleyman sabırları sınıyor
"Yapma be Süleymanım! Asker geri durur mu?
Kıyamamıştır sana, korkan asker olur mu?
Süleyman kızar ama ablalarına kıymaz
Zira onlar yerine kimsecikleri koymaz
Ablaları da bilir Süleyman yüreğini
O asker görse korkar yüreğin çeyreğini
İki kızcağız cılız kollarını sarmışlar
Un ufak umutları, kardeşliğe karmışlar
Gülsüm ile Alime henüz on beşindeler
Tavansız dört duvarı ev yapma peşindeler
Sabah Alime bulmuş iki örtü getirmiş
Veriyor Gülsüm'üne, neymiş? onlar gelinmiş
Gülsüm'e yeter zaten kırık ayna parçası
Örtünüp dönüyor şöyle, sanki bir ay parçası
Plastik kasalardan mutfak yapmışlar bi de
Vidaları kuşbaşı, levha oluyor pide
Hayal dünyalarında kimseden etmez talep
Zira hayallerine dünyada yetmez Halep
Kızlar büyümüş ama ne de olsa çocuklar
İmanları tamsa da yetkinlikte buçuklar
Anaları olmasa kim pişirir çorbayı?
Laf dinler mi Süleyman? kim giydirir urbayı?
Bir şehir yıkılır da kalır ya hep camisi?
Öyle bir ana Minel, çocukların hamisi
Yetmiş iki milletin askerleri içinde
Amerikalısı gelmiş, Fransızı da Çin de
Musallat olmadan bir günleri geçmezdi
Her gün bomba yağdırır; kadın, çocuk seçmezdi
Kızları büyüyünce hepten bozuldu niyet
Yoksa yılar mı Minel, caydırmazdı eziyet
Köpekler gibi yer onların enikleri
Çoğu geceler aç yatarken minikleri
Göçülür müydü yurttan; naçar, ata, babasız
Kalınır mıydı burda, aç açıkta sobasız?
İki taşın üstünde kaynayan çorba bile
Eski bir tenekeden, geliyor hurda dile
"Ey kadın ne işin var, burda safi sübyanla
Evine dönsen ya sen, kaldın börtü çıyanla?
Yaptığın çorba yavan bi soğanı olsa ya?
Dört duvarlı yerdesin, bi tavanı olsa ya?
Ateş beni yakıyor, üşüyorum yine de
Sen ateşten bu yükü taşıyorsun sinede"
Minel ne desin ona, hikayesinde hüzün
Baharın son demleri, on yedisinde güzün
Şehadet şerbetini içmemişti kocası
"Gülüm" diyordu ona, o da gülün goncası
Sabah çıktıktan beri gelmemişti haberi
Yatsı ezanı gelir, bozmamıştı ezberi
Sabaha kapısında toplanınca komşular
Kadınlar ağlamaklı, simsiyahtı poşular
Çocuklar görmesin diye Minel çıktı dışarı
Kötü haberdi gelen, gerekmedi işarı
Ak çarşafa sarılı, kan kırmızı bir beden
Evin direği idi, kalkmalıydı yeniden
Yere konuldu şehit, kan boyandı eşiği
Göğsündeki mermiler, sırtı bıçak deşiği
Düşmüş de bıçaklanmış yetmemiş ki mesule
Sakalının üstünde gülümsüyor Resul'e
Hayale dalıp giden Minel'i uyandıran
Duruşuyla atayı, babasını andıran
Süleyman diyor "Ana! Bu çorba bitmedi mi?
Sabahtan beri açız, bu zillet yetmedi mi?"
"Gelin çocuklar gelin, afiyet olsun size
Bu soğukta bi çorba, kebap olur evsize"
Çocuklar kor ateşin etrafına toplandı
Minel'in göğüsüne tuhaf bir ok saplandı
"Hayırdır inşallah" dedi çorbayı kaşıkladı
Işık patlamaları, kulakları çınladı
Döküldü sıcak çorba paylaşılan kepçede
Dağıttılar hayali Halep'te bir bahçede
Gözlerini kapayan iki gelinlik kızın
Hayalleriyle canı, ölüm aldı ansızın
Süleyman da susardı dağlar düşse üstüne
Ama ana kokusu, olmaz çorba üstüne
Asla çıkarmadığı ak türbanı açılmış
Parçalanmış merhamet sağa sola saçılmış
İkiye katlanmış acı, ayrı düşmüş belleri
Gülsüm'ün ellerinde Alime'nin elleri
Süleyman'a dağ yıkın, yıkın yükü sırtına
Devirebildi ancak ki bugünkü fırtına
Çıkardılar oğlanı taşların arasından
İntikam hırsı çıktı, ağırdı yarasından
"Allahu ekber!" diyor bütün ehl-i imanı
Türk yurduna verdiler, yaralı Süleyman'ı
Kardeşlerin üstünde yine eski örtü var
Gözlerinden gitmeyen tavansız bir dört duvar
Yılları geçse dahi değişmedi bi günde
Ellerini cebinden çıkarmıyor bugün de
Ama hep kafasında o soruyla sarsıldı
"İçebilseydim tadı, o çorbanın nasıldı?"
Bize...
Süleyman'ı dinledim, soğuk bir kış vaktinde:
"Vaadi var Allah'ın, duracaktır akdinde
Elbet bir gün şehitlik bize de nasip olur
Ata yurdumdur Halep, böyle münasip olur
Ama yaşım tutmuyor, bir asker ocağına
Yoksa gitmek isterim, anamın kucağına
Yaralıları sarar, sarmalar iyi niyet
Evsize kucak açmak, ödenmesi zor diyet
Lisanı bilinmeyen topraklar yabancıdır
Ne de olsa biz yolcu, sizler daim hancıdır"
Ağladı da Süleyman, gözyaşı düşmez kara
Acısı dinse dahi, şuncadır pişmez yara
Yabancıdır Süleyman "kim kime kardeş ola?"
Ne hakkı var ki onun, kardeşe tebelleş ola?
Deftere yazsa bir gün yaprak koparmasın mı?
Gönül borcu artar da, defter kabarmasın mı?
Sıcak yemeği, aşı, pişiyor yamacında
"Ensar" olmuş rızayı kazanmak amacında
Çıplak ayaklara bot, eldiven parmaklara
Zira şimdiden talip, cennette ırmaklara
Kırmızı bir hilalin himayesinde çadır
Kucak açmış mazluma, uzun boylu bahadır
On iki olmuş yaşı o yetim Süleyman'ın
Türkün kardeşi olmuş; arabın, müslümanın
Kardeş biliyor çocuk, kaybettiği yerine
Top oynuyor sokakta, bakmadan hem terine
Sokaklarda işitmiş: "hemen defolsun gitsin!"
"Suriyeliler doldu, gönderin olsun bitsin!"
Kaçarken uğursuzdan, çakalından kurdundan
Nizip'te batan güneş, farklı değil yurdundan
İşgalden kaçan çocuk, kadınlar ve yaşlılar
Gözlerine baksana, mahçup, eğik başlılar
Karanlık bir bez çadır, iki yatak döşeli
Kapısının önünde çamur, batak, eşeli
Bize kadim hainlik edenlerin tesiri
Bizi bizden ayıran nedenlerin esiri
Komşun açlık çekerken, tokluğa razı mıyız?
Kessinler bizi hadi, biz de kırmızı mıyız?
Yokluğu görmeyenler, varlıkta tatmin olmaz
Yoklukta var bulmayan, kalbi mutmain olmaz
Hani onlar bir zaman vilayetindi senin?
Hani Resul'u kabul, riayetindi senin?
Kabir ziyaretini sanırsın mücahitlik
Bak onların yurduna: topyekün bir şehitlik!
"Hemen yerleşmesinler, bilebilmeli yâdı"
Ülkemde istenmiyor, Suriyeli'ymiş adı
Bak yurdumun gavurla vicdan türdeşliğine!
Ne zaman halel geldi iman kardeşliğine?
mesut özil
Bugün dünya evine girecek olan ve bu yüzden Türk Kızılayı'na bağışta bulunarak Türkiye ve Suriye'deki aşevlerinde 16 bin kişiye yemek veren türk asıllı alman futbolcu.





