Aşağıdaki hikayeyi öğrenince zekanın ve hazır cevap olmanın ve cesur olmanın sınırının olamayacağını öğrenmiştim. eminim okuyunca siz de takdir edeceksiniz.
"Zamanın birinde önemli bir devlet yöneticimiz, kendisine imam-müezzin maaşlarının çok düşük olduğundan şikâyet eden müftü Kızıklı Kasım Hoca'ya, “Sizin peygamberiniz, namaz kıldırırdı, maaş mı alırdı?” diye sorduğunda hoca efendi de “Bizim peygamberimiz devlet idare ederdi, maaş mı alırdı?” diye cevap vermiştir."
kerim
@kerim yazar
154
entry
10
takipçi
11
takip edilen
360
beğeni
154
favori
6,492
puan
Uzman Yazar
alev alatlı
"Ben sadece yerine bir şey koyabileceğim şeyi eleştiririm." veya "her yasal olan helal değildir" gibi bir çok önemli tespitleriyle takdir ettiğim filozof abla, gerçekten saygıyı hak ediyor.
çocuk terbiyesi
Bireysel farklılıklarına saygı duyulmayan, alay edilen veya bastırılan çocuklar kendini saklamaya, duygu ve düşüncelerini gizleyerek onay görmek için başkalarının hoşuna gidecek eylem ve davranışlarda bulunarak yaşamaya başlarlar.
ahmet hamdi tanpınar
"Cahilsin;
okur, öğrenirsin...
Gerisin;
ilerlersin...
Adam yok;
yetiştirirsin,
günün birinde meydana çıkıverir.
Paran yok;
kazanırsın...
Her şeyin bir çaresi vardır.
Fakat insan bozuldu mu,
bunun çaresi yoktur."
Ahmet Hamdi Tanpınar
okur, öğrenirsin...
Gerisin;
ilerlersin...
Adam yok;
yetiştirirsin,
günün birinde meydana çıkıverir.
Paran yok;
kazanırsın...
Her şeyin bir çaresi vardır.
Fakat insan bozuldu mu,
bunun çaresi yoktur."
Ahmet Hamdi Tanpınar
selamün aleyküm
Selam vermek sünnet, verilen selamı almak ise farzdır.
Selamün aleyküm
Selamün aleyküm
whatsapp durum
insanların neler yaptıklarını göstermek istediği eylemlerin resimlerini whatsap uygulaması duruma yükleyerek diğer insanlara gösterdikleri bir olay, herkes herkese göstermek istiyor, bir de baktıkça bitmeyen durum güncellemeleri var, bir başlayınca arkası kesilmiyor, acilen yasal tedbirler alınmalı, nerede bu devlet
bir şey yapmak
Bazen hiçbir şey yapmamak da bir şey yapmaktır.
söz gümüş ise sükut altın mıdır
Söz gümüş ise sükût altındır atasözünden hareketle, sizleri susmaya devam ettiğimi zannedenler olabileceği için yazıya, susmayı tavsiye ediyor olmadığımı hatırlatarak başlamak istiyorum.
Çünkü başlığa bakıp da siz değerli okurları susmaya davet ettiğimi zannetmenizi istemem. Sadece az sonra aşağıda okuyacağınız kıssa nedeniyle böyle bir başlıkla karşınızdayım. Sükût etmenin bazen bütün sözlerden daha fazlasını da anlattığı olmuştur. Hatta doğru yerde doğru konuşma imkânının olmadığı yerde sükût etmek de çok şey anlatır anlayana…
Her doğru her yerde söylenir mi, söylenmez mi? tartışmalı bir konu olduğundan doğru söyleyemeyeceğimiz bir yerde isek sessiz kalarak ya da manipülatif cevaplar vererek doğruyu söylemeden ve yalan da söylemeden geçiştirdiğimiz durumlar da çok olmuştur. Bütün bunları ve benzer durumları birçoğumuz yaşamışızdır. Sevdiğimiz bir insanı kaybetmemek, kırmamak ya da korktuğumuz, çekindiğimiz yerlerde yuvarlak cevaplarla durumu kurtardığımızı düşündüğümüz durumlar hepimizin başına gelmiştir.
Konuştuğu zaman ağzından çıkanı kulağı duymayan, ölçüsü olmayan zevzek olarak adlandırabileceğimiz kişileri de kınamak istemiyorum. Lakin kimse zevzekliği tercih etmez ama yine de zevzeklikten geri durmaz. Bu o kişinin kişiliğine sinmiş bir kişilik özelliği olarak yerleşmiştir ve o kişiyi değiştiremezsiniz. Bu kişileri öyle de kabul etmek içimize sinmeyeceği için en iyisi aşağıdaki kıssa ile benzer durumlarda nasıl davranmaları gerektiği konusunda yol gösterici olmaya çalışalım ne dersiniz?
“Ebu Yusuf'ta zekâ ve mantık had safhadaydı. Çoğu zaman mantığını işletir, akli delille meselenin nakildeki hükmünü bulurdu. Bununla beraber etrafındaki insanlara karşı da çok saygılıydı. Yalnız kendisinin değil başkalarının da konuşmasını isterdi.
Bir gün meclisinde hep susan bir adama iltifat etti:
-Hep biz konuşuyoruz, sen susuyorsun. Buyur sen de konuş.
Adam sanki fırsat bekliyormuş gibi hemen sualini sordu:
- Oruçlu insan ne zaman orucunu açar?
- Akşam güneş batınca…
Adam bu defa da sualini şöyle tekrarladı:
- Ya o güneş hiç batmazsa?
Sualin saçmalığı meydandaydı. Ebu Yusuf adama ne kızdı, ne de öfkelendi. Sadece gülerek şu cevabı verdi:
- Birader, sen konuşmamakta isabet etmişsin, ben seni konuşturmakla hata etmişim!.. Sen yine susmaya devam et…”
Bu kıssadaki ana fikirden, konuştuğumuz zaman mantıklı ve tutarlı sözler konuşmayacaksak susmanın, sükût etmenin de önemli ve değerli bir eylem olduğunu anlıyoruz. Bazen karşıdakinin ne dediğini anlamak için sükût etmek de gerekir.
Çünkü başlığa bakıp da siz değerli okurları susmaya davet ettiğimi zannetmenizi istemem. Sadece az sonra aşağıda okuyacağınız kıssa nedeniyle böyle bir başlıkla karşınızdayım. Sükût etmenin bazen bütün sözlerden daha fazlasını da anlattığı olmuştur. Hatta doğru yerde doğru konuşma imkânının olmadığı yerde sükût etmek de çok şey anlatır anlayana…
Her doğru her yerde söylenir mi, söylenmez mi? tartışmalı bir konu olduğundan doğru söyleyemeyeceğimiz bir yerde isek sessiz kalarak ya da manipülatif cevaplar vererek doğruyu söylemeden ve yalan da söylemeden geçiştirdiğimiz durumlar da çok olmuştur. Bütün bunları ve benzer durumları birçoğumuz yaşamışızdır. Sevdiğimiz bir insanı kaybetmemek, kırmamak ya da korktuğumuz, çekindiğimiz yerlerde yuvarlak cevaplarla durumu kurtardığımızı düşündüğümüz durumlar hepimizin başına gelmiştir.
Konuştuğu zaman ağzından çıkanı kulağı duymayan, ölçüsü olmayan zevzek olarak adlandırabileceğimiz kişileri de kınamak istemiyorum. Lakin kimse zevzekliği tercih etmez ama yine de zevzeklikten geri durmaz. Bu o kişinin kişiliğine sinmiş bir kişilik özelliği olarak yerleşmiştir ve o kişiyi değiştiremezsiniz. Bu kişileri öyle de kabul etmek içimize sinmeyeceği için en iyisi aşağıdaki kıssa ile benzer durumlarda nasıl davranmaları gerektiği konusunda yol gösterici olmaya çalışalım ne dersiniz?
“Ebu Yusuf'ta zekâ ve mantık had safhadaydı. Çoğu zaman mantığını işletir, akli delille meselenin nakildeki hükmünü bulurdu. Bununla beraber etrafındaki insanlara karşı da çok saygılıydı. Yalnız kendisinin değil başkalarının da konuşmasını isterdi.
Bir gün meclisinde hep susan bir adama iltifat etti:
-Hep biz konuşuyoruz, sen susuyorsun. Buyur sen de konuş.
Adam sanki fırsat bekliyormuş gibi hemen sualini sordu:
- Oruçlu insan ne zaman orucunu açar?
- Akşam güneş batınca…
Adam bu defa da sualini şöyle tekrarladı:
- Ya o güneş hiç batmazsa?
Sualin saçmalığı meydandaydı. Ebu Yusuf adama ne kızdı, ne de öfkelendi. Sadece gülerek şu cevabı verdi:
- Birader, sen konuşmamakta isabet etmişsin, ben seni konuşturmakla hata etmişim!.. Sen yine susmaya devam et…”
Bu kıssadaki ana fikirden, konuştuğumuz zaman mantıklı ve tutarlı sözler konuşmayacaksak susmanın, sükût etmenin de önemli ve değerli bir eylem olduğunu anlıyoruz. Bazen karşıdakinin ne dediğini anlamak için sükût etmek de gerekir.
31 mart seçim tahminleri
Türkiye geneli seçim tahminlerinizi alarak bu demokratik ortama bir katkıda bulunmak istiyorum. İlginiz için teşekkür ederim.
Benim tahminim:
Cumhur ittifakı % 50.8
Millet ittifakı % 47
Benim tahminim:
Cumhur ittifakı % 50.8
Millet ittifakı % 47
sözlükte küfür ve argonun yasak olması
Küfür ve argo hayatımızın bir gerçeği fakat tasvip edilmemesi gerekir, kişisel olarak buna onay vermek sonu gelmez çirkinlikleri kabul etmek demektir, insanlar küfür etmeden de özgür düşünebilmeli, küfür=özgürlük doğru olmaz bununla birlikte nadir olsa da benim de kendimi alamayıp argo konuştuğum zamanlar oluyor, burası da bir kamuya açık bir sözlük küfür ve güven bir arada olmaz
yerel seçim sonrası beklentiler
Seçimden sonra diğer partiler buhar olup uçmayacak, birlikte yaşamaya devam edeceğiz fakat gel gör ki fetö projesi parti ve pkk uzantılı partinin çöküşü olsun diye umutlanıyorum.
jason statham
BU ADAMDA AYRI BİR KARİZMA VAR, KELLERİN KELLİK KOMPLEKSİNİ GİDERDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM, her kel izlemeli ve izletilmeli
eli kulağında
Zannedildiği gibi kimsenin eli kulağında değildir, Olmasına çok az bir zaman kaldığını ifade eder
şayan
genellikle takdire şayan deyimi olarak takdirle birlikte kullanılır, hep merak etmişimdir, tahmin ediyordum ama yeni öğrendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. takdire şayansınız.
sakal
"her gördüğün sakallıya dede deme" sözüne neden olan biyolojik bir olay
youtube
milletin ne paylaşacağını şaşırdığı paylaşım sitesi, gençler youtuber olmak için hevesle paylaşımlar yapmaktadır gidişat endişe verici
önemli günler
Sevgi, saygı ve paylaşmayı çeşitli hediyeler ile bir güne hapsettikten sonra “hoyratlığa ve kabalığa devam edebiliriz, artık haklıyız” düşüncesi ile yıl boyunca istismara, yalana ve sevgisizliğe teslim oluyoruz.
Bu “Gün” kutlamaları arttıkça, sevgi ve saygının ölçüsü metalaşmakta ve hediye ile ölçülmeye başlanmaktadır. Anneler Günü, Babalar Günü, Kadınlar Günü, İşçi Bayramı, Sağlık Çalışanları, Sevgililer Günü ve Öğretmenler Günü diye devam eden günler zinciri değerlerimizi tüketmektedir.
İyi evlat olmak için Babalar Günü ya da Anneler Günü'nde hediye almak, hanımı mutlu etmek için 364 gün yaptığınız bütün olumlu şeylerin bir kıymeti olması için mutlaka 365. Gün de bir hediye almak zorunluluğu bütün erkeklerin üzerinde “Demokles'in Kılıcı” gibi sallanıp durmaktadır. Öğretmenlerimizin bir beklentisi olmasa da veliler arasındaki hediye yarışı da veliler üzerinde baskı oluşturmasa bile öğrenciler arasında, öğretmene pahalı hediye alan öğrenci ile almayan/alamayan öğrencilerin kendilerine dair kıyaslamaları da onları olumsuz etkileyebilmektedir.
Kadınları bir meta olarak gören, reklamından tanıtımına kadar birçok sektörde onların kadın cinsiyetini istismar eden kapitalizm ve sözde modern geçinen Batı zihniyeti, İslam'ın kadını ötekileştirdiği yalanını tekrar edip durmaktadır. Oysa bu günlere dair ne kadar değerli ve doğru bir yaklaşım varsa hepsinin İslam'da fazlası ile kendine yer bulduğunu görebiliriz. Kur'an-ı Kerim'de “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9) diye buyuran Rabbimiz ve erkek egemen bir zamanda ve toplumda “Bir mümin, kötü huylu diye hanımına kızmasın! İyi huyu da olur.” [Müslim] ve “Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allahü teâlânın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin!” [Müslim] diye Hadis-i Şeriflerinde ümmetine yol gösteren peygamber efendimizin öğütleri bizlere fazlasıyla yol göstermektedir.
Demokles'in Kılıcı dedim de “M.Ö. 4. yüzyılda Akdeniz'de Sicilya adasında Sirakuza Krallığı vardır. Kral Dionysios'tur. Sarayda hem Dionysios'un yakın dostu hem de danışmanı olan Demokles de vardır. Demokles sürekli kral Dionysios'un rahat ve huzur içinde gösterişli bir hayat yaşadığını çevresine anlatır. Dionysios bu sözleri duyar ve birgün Demokles'e tahta oturmanın mutluluğunu onun da tatmasını ister! Krallık tacını tahtını büyük bir tören düzenleyerek Demokles'e verir. Hizmetçilerinden de kendisine yapılan hizmetin aynısının yapılmasını ister. Demokles büyük bir keyif ve mutluluk içindeyken tahtının üstünde hemen başında yer alan kılıcın atkuyruğuna bağlı bir şekilde sallandığını fark eder ve korkmaya başlar. Ve krallık tahtının o kadar da rahat ve mutluluk verici olmadığını her an tehlike altında yaşandığını görür, anlar ve vazgeçer.”
Bu hikâye ile dışarıdan göründüğü gibi yüksek makam ve mevkiler çok rahat değildir. Aksine büyük görevlerin büyük sorumlulukları vardır ve her zaman çeşitli risklerle karşı karşıyadırlar. Bu açıdan baktığımızda da Demokles'in Kılıcı sözü bana; bizlere dışarıdan görünen modern ve çağdaş dünya dayatmasının arkasında bencil, sevgi ve saygının metalaştığı bir hayatın hepimizi baskısı altına almaya çalıştığını hatırlatmaktadır.
Çocuklarımız, eşlerimiz ve bütün sevdiklerimiz dâhil toplumca Batı'dan esen bu kapitalist “Gün” rüzgârlarının etkisinde kalıyoruz. Bu rüzgâra karşı direnmek ve yıkılmamak için zor zamanlarda kaldığımızda, her zaman yaptığımız gibi değerlerimize ve dinimize sarılmak zorundayız.
Bu “Gün” kutlamaları arttıkça, sevgi ve saygının ölçüsü metalaşmakta ve hediye ile ölçülmeye başlanmaktadır. Anneler Günü, Babalar Günü, Kadınlar Günü, İşçi Bayramı, Sağlık Çalışanları, Sevgililer Günü ve Öğretmenler Günü diye devam eden günler zinciri değerlerimizi tüketmektedir.
İyi evlat olmak için Babalar Günü ya da Anneler Günü'nde hediye almak, hanımı mutlu etmek için 364 gün yaptığınız bütün olumlu şeylerin bir kıymeti olması için mutlaka 365. Gün de bir hediye almak zorunluluğu bütün erkeklerin üzerinde “Demokles'in Kılıcı” gibi sallanıp durmaktadır. Öğretmenlerimizin bir beklentisi olmasa da veliler arasındaki hediye yarışı da veliler üzerinde baskı oluşturmasa bile öğrenciler arasında, öğretmene pahalı hediye alan öğrenci ile almayan/alamayan öğrencilerin kendilerine dair kıyaslamaları da onları olumsuz etkileyebilmektedir.
Kadınları bir meta olarak gören, reklamından tanıtımına kadar birçok sektörde onların kadın cinsiyetini istismar eden kapitalizm ve sözde modern geçinen Batı zihniyeti, İslam'ın kadını ötekileştirdiği yalanını tekrar edip durmaktadır. Oysa bu günlere dair ne kadar değerli ve doğru bir yaklaşım varsa hepsinin İslam'da fazlası ile kendine yer bulduğunu görebiliriz. Kur'an-ı Kerim'de “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9) diye buyuran Rabbimiz ve erkek egemen bir zamanda ve toplumda “Bir mümin, kötü huylu diye hanımına kızmasın! İyi huyu da olur.” [Müslim] ve “Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allahü teâlânın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin!” [Müslim] diye Hadis-i Şeriflerinde ümmetine yol gösteren peygamber efendimizin öğütleri bizlere fazlasıyla yol göstermektedir.
Demokles'in Kılıcı dedim de “M.Ö. 4. yüzyılda Akdeniz'de Sicilya adasında Sirakuza Krallığı vardır. Kral Dionysios'tur. Sarayda hem Dionysios'un yakın dostu hem de danışmanı olan Demokles de vardır. Demokles sürekli kral Dionysios'un rahat ve huzur içinde gösterişli bir hayat yaşadığını çevresine anlatır. Dionysios bu sözleri duyar ve birgün Demokles'e tahta oturmanın mutluluğunu onun da tatmasını ister! Krallık tacını tahtını büyük bir tören düzenleyerek Demokles'e verir. Hizmetçilerinden de kendisine yapılan hizmetin aynısının yapılmasını ister. Demokles büyük bir keyif ve mutluluk içindeyken tahtının üstünde hemen başında yer alan kılıcın atkuyruğuna bağlı bir şekilde sallandığını fark eder ve korkmaya başlar. Ve krallık tahtının o kadar da rahat ve mutluluk verici olmadığını her an tehlike altında yaşandığını görür, anlar ve vazgeçer.”
Bu hikâye ile dışarıdan göründüğü gibi yüksek makam ve mevkiler çok rahat değildir. Aksine büyük görevlerin büyük sorumlulukları vardır ve her zaman çeşitli risklerle karşı karşıyadırlar. Bu açıdan baktığımızda da Demokles'in Kılıcı sözü bana; bizlere dışarıdan görünen modern ve çağdaş dünya dayatmasının arkasında bencil, sevgi ve saygının metalaştığı bir hayatın hepimizi baskısı altına almaya çalıştığını hatırlatmaktadır.
Çocuklarımız, eşlerimiz ve bütün sevdiklerimiz dâhil toplumca Batı'dan esen bu kapitalist “Gün” rüzgârlarının etkisinde kalıyoruz. Bu rüzgâra karşı direnmek ve yıkılmamak için zor zamanlarda kaldığımızda, her zaman yaptığımız gibi değerlerimize ve dinimize sarılmak zorundayız.
iyi hal indirimi
Kendi kendinize “iyi hal indiriminden” yararlanıp tahliye olmak için geç kalmış değilsiniz. Masumiyet karinenize zarar gelmeden aklanıp temize çıkmak için lütfen yazımızı okuyunuz.
Kendini sürekli hatırlatan fakat daima ertelediğiniz işleri yapmadan “rahat edemeyenlerdenseniz” yalnız değilsiniz. Her zamanki gibi bir sorun ya da durumun başkalarında da olması hafifletici bir sebep sayıldığı için müsterih olunuz! Söylenmemiş sözler, yapılmamış işler ya da gidilmeyen yerler… Ne yapabildiğiniz ne de unutmaya çalışıp unutamadığınız bu takıntılar sizi serbest bırakıp terk edecek zannediyorsanız yanılıyorsunuz.
İnsanı en çok üzen de geçmişe dair üzüntü ve pişmanlıklardır. “Keşke, şöyle yapsaydım ya da şöyle söyleseydim” dediğimiz yaşantılar, söylenmemiş sevgi sözcükleri, özürler ve ziyaretler… Ben de kendi adıma aslında bu konularda çok başarılı değilimdir. Hep “ayıp olur, sonra söyleyeyim, şimdi zamanı değil” deyip kaçtığım durumlar da oldu. Hemen buradan kendime dair ciddi pişmanlıklar ve üzüntüler içerisinde olduğumu düşünenler olacaktır. Fakat sürekli kendini hatırlatan bir takıntım olmamakla beraber zaman zaman “şöyle yapsaydım” “böyle deseydim” gibi dediğimiz durumlar da olmuyor değil. Fakat biz bunları çoğunlukla unutmaya eğilim gösteririz. Yaşadığımız kötü anıları ve olayları da insan beyni unutup bilinçaltına atarak bir nevi savunma mekanizması geliştirip girerek kendimizi korumaya alırız. Böyle olmasaydı zaten, unutmasaydık bu olumsuz ve kötü anıların esaretine girerdik.
Bunları itiraf edip paylaşınca kendi vicdanımdan “iyi hal indirimi” alır mıyım bilmiyorum? Saç ve sakal tıraşı olup takım elbisemi giyip, kravatımı bağlayıp düğmelerimi de ilikledikten sonra vicdanımın karşısına geçince vicdanım da bu çabamı görmezden gelemeyecektir! Bunun neticesinde de “iyi hal indiriminden” yararlanarak kendimi tahliye edebilirim. İnsan kendi vicdanında kendisini tahliye edebilirse bundan ala huzur mu olur? Geçmişe dönük hata ve günahlarımızı epey bir süre sırtımızda bir kambur gibi taşımış ve bugünlere gelmiş iseniz, iyilik ve sevaplarınız da varsa vicdanınızın karşısına çıkıp adil yargılanma hakkınızı isteyin. Bazılarının yaptığı gibi Avrupa insan hakları mahkemesi gibi başka mahkemelerden medet ummak yerine kendi vicdanınızdaki mahkemeye başvurunuz. Sonuç istediğiniz gibi çıkmazsa bile yüce Allah'a bir temyiz başvurusu yapıp tövbe edebilirsiniz. Allah'ın rahmetine ve adaletine teslim olduktan sonra hangi mahkemeler sizi mahkûm edebilir?
Genellikle bütün suçlular “ben masumum” der! Elbette kader mahkûmları dediğimiz, her ne kadar tasvip etmesek de şartların ve zorlukların suça ittiği insanlar olabilir. Bunu sınanmadan bilemeyiz, bu nedenle insanları eleştirirken daima bir ölçü koymak gerekir. Fakat isteyerek ve bilerek suç işleyenler ise elbette “masum” değildir. Suçlarının karşılığını görmeleri gerekir ve ancak bu şekilde toplum nazarında bir huzura erebilirler. Vicdanları ise onları ilelebet mahkûm edebilir.
Kendi kendimize kaldığımızda “ben masumum” diyebiliyorsak ne mutlu bize! Biz de bundan faydalanmak için vicdanımıza teslim olduktan sonra iyi hal indiriminden yararlanmamızın kime ne zararı var?
Kendini sürekli hatırlatan fakat daima ertelediğiniz işleri yapmadan “rahat edemeyenlerdenseniz” yalnız değilsiniz. Her zamanki gibi bir sorun ya da durumun başkalarında da olması hafifletici bir sebep sayıldığı için müsterih olunuz! Söylenmemiş sözler, yapılmamış işler ya da gidilmeyen yerler… Ne yapabildiğiniz ne de unutmaya çalışıp unutamadığınız bu takıntılar sizi serbest bırakıp terk edecek zannediyorsanız yanılıyorsunuz.
İnsanı en çok üzen de geçmişe dair üzüntü ve pişmanlıklardır. “Keşke, şöyle yapsaydım ya da şöyle söyleseydim” dediğimiz yaşantılar, söylenmemiş sevgi sözcükleri, özürler ve ziyaretler… Ben de kendi adıma aslında bu konularda çok başarılı değilimdir. Hep “ayıp olur, sonra söyleyeyim, şimdi zamanı değil” deyip kaçtığım durumlar da oldu. Hemen buradan kendime dair ciddi pişmanlıklar ve üzüntüler içerisinde olduğumu düşünenler olacaktır. Fakat sürekli kendini hatırlatan bir takıntım olmamakla beraber zaman zaman “şöyle yapsaydım” “böyle deseydim” gibi dediğimiz durumlar da olmuyor değil. Fakat biz bunları çoğunlukla unutmaya eğilim gösteririz. Yaşadığımız kötü anıları ve olayları da insan beyni unutup bilinçaltına atarak bir nevi savunma mekanizması geliştirip girerek kendimizi korumaya alırız. Böyle olmasaydı zaten, unutmasaydık bu olumsuz ve kötü anıların esaretine girerdik.
Bunları itiraf edip paylaşınca kendi vicdanımdan “iyi hal indirimi” alır mıyım bilmiyorum? Saç ve sakal tıraşı olup takım elbisemi giyip, kravatımı bağlayıp düğmelerimi de ilikledikten sonra vicdanımın karşısına geçince vicdanım da bu çabamı görmezden gelemeyecektir! Bunun neticesinde de “iyi hal indiriminden” yararlanarak kendimi tahliye edebilirim. İnsan kendi vicdanında kendisini tahliye edebilirse bundan ala huzur mu olur? Geçmişe dönük hata ve günahlarımızı epey bir süre sırtımızda bir kambur gibi taşımış ve bugünlere gelmiş iseniz, iyilik ve sevaplarınız da varsa vicdanınızın karşısına çıkıp adil yargılanma hakkınızı isteyin. Bazılarının yaptığı gibi Avrupa insan hakları mahkemesi gibi başka mahkemelerden medet ummak yerine kendi vicdanınızdaki mahkemeye başvurunuz. Sonuç istediğiniz gibi çıkmazsa bile yüce Allah'a bir temyiz başvurusu yapıp tövbe edebilirsiniz. Allah'ın rahmetine ve adaletine teslim olduktan sonra hangi mahkemeler sizi mahkûm edebilir?
Genellikle bütün suçlular “ben masumum” der! Elbette kader mahkûmları dediğimiz, her ne kadar tasvip etmesek de şartların ve zorlukların suça ittiği insanlar olabilir. Bunu sınanmadan bilemeyiz, bu nedenle insanları eleştirirken daima bir ölçü koymak gerekir. Fakat isteyerek ve bilerek suç işleyenler ise elbette “masum” değildir. Suçlarının karşılığını görmeleri gerekir ve ancak bu şekilde toplum nazarında bir huzura erebilirler. Vicdanları ise onları ilelebet mahkûm edebilir.
Kendi kendimize kaldığımızda “ben masumum” diyebiliyorsak ne mutlu bize! Biz de bundan faydalanmak için vicdanımıza teslim olduktan sonra iyi hal indiriminden yararlanmamızın kime ne zararı var?
büyük indirim
Bizim güzel yurdumuzun fedakâr firma ve AVM yönetimlerinin yaptıkları indirim ve kampanyaları görünce ister istemez duygulanıyorum! Bir firma bu kadar mı sever insanları, bu kadar mı düşünür ya!
Sürekli gördüğümüz kampanyalar, büyük puntolu indirim yazıları, kaçırmayın bu fırsatları, 9,99 TL etiketli ürünler, ayağınızı yerden kesecek kampanya, almazsanız pişman olursunuz gibi vb. bütün bunlar hepsi kapitalizmin bize kadar gelen sonuçlarıdır.
Ben bu kampanya ve indirimleri görünce acayip bir suçluluk hissediyorum. Sanki bana yapılan jest ve iyiliklere karşılık vermiyormuş gibi bir duyguya kapılıp kendime kızıyorum. Bu kadar da ilgisizlik fazla, çok ayıp deyip birkaç mağazaya girdiğim de doğrudur! Bizim böyle esnaf, firma ve AVM'lerimiz olduğu müddetçe sırtımız yere gelmez! Çünkü hiçbir Batı ülkesinde böylesine fedakârlık yapan AVM ve mağazaları göremezsiniz!
Daha geçen gün çarşı merkezinde yürüdüğüm sırada gözüme çarpan % 50–60 indirim yazan kocaman kocaman renkli yazıları görünce dayanamayıp içeri girdim. Bir iltifat, bir ilgi bir alaka sanırsın beni bekliyorlar… Giriş faslını geçtikten sonra içerideki reyonlara hızlıca bir göz atıp birkaç bir şey sorduktan sonra da konuyu asıl maksadım olan indirimli ürünlere getirdim. Vitrinde bahsi geçen indirimli ürünleri görmek istediğimi söylediğimde benim için bana gösterecek indirimli ürünlerinin olmadığını söylediler. Vitrinde neden böyle yazdıklarını sorunca da %50-60 rakamlarının yanında küçük 'dan başlayan indirimlerle yazısını göstererek indirim oranlarının ürünlere göre değiştiğini söylediler. Yaşadığım şaşkınlık ve hayal kırıklığını çabucak atlatıp hangi ürünler onları görebilir miyim diye sordum. Reyon görevlisi bana 2–3 tişört-penyeye benzer birkaç parça bir şeyler gösterdikten sonra anladım ki bu birkaç parça ürün için ciddi kampanyalar yürütüyorlar diye düşünceli düşünceli dışarı çıkıp bir süre üzüldüm!
Dışarı çıktıktan sonra “büyük indirimi kaçırdım mı acaba” diye bir müddet kararsızlık da yaşadığımı ifade edeyim. Hatta bir iki kez “geri döneyim de büyük indirimi kaçırmayayım” diye geri dönmeyi düşündüm! Neyse ki bu büyük indirimden daha çok insan veya başkaları da yararlanabilsin diye bir düşünce oluşunca kendi kendimi ikna ederek yoluma devam edebildim!
Sürekli camlarda, televizyonda, telefonda, el ilanlarında indirim ve kampanyaların hızı kesilmiyor. Firmalar doğal olarak yarış içerisindeler fakat ilginç olan tüketiciler de yarış içerisindeler. İhtiyaç olup olmadığına bakılmaksızın indirimde, kampanyada diye belki de hiç kullanmayacağımız şeylere para ödüyoruz. Bir karikatür vardı internette; İş makinesi satan bir mağazanın önündeki kepçede % 50 indirim yazan etiketi görünce kocasına ısrarla alalım diye işyerine sürükleyen kadını hatırlıyorum. Adam ne yapacağız diye söylendikçe kadın, çok iyi fiyat, indirimde bir daha belki bulamayız diye satın aldırmaya çalışıyordu.
Bu indirim kampanyalarının ikna edici bir tarafı zaten “Bir Daha Bulamayız” düşüncesidir. Bir tarih belirleyip, sözüm ona bu indirimli fiyatları bir tarih aralığına hapsederek sizi baştan kandırmış oluyorlar. Bir şey ihtiyaçsa hangi tarih olursa olsun zaten alırsınız. İhtiyaç değilse bazen bedava bile verseler evde yer işgal eder diye almak istemeyenler de olabiliyor. Buradaki anahtar kavram ihtiyaç olup olmadığıdır.
İhtiyaç olmayan indirim ürünlerini hangi fiyata alırsanız alın pahalıdır. Çünkü birçok ihtiyacına çözüm olacak cebindeki paranı kullanmış olup gerektiğinde ihtiyacın olanı almak için bile takas edemeyeceğin bir ürünü almış oluyorsunuz. Zaten firmalar da genellikle çok satılan ürünleri değil de eski ya da satılmayan ürünler için indirim veya kampanya yapmaktadırlar.
Sözün özü alışverişte ihtiyaç değerlendirmesi yapıp öyle karar vermek gerekir. İhtiyaç fazlası ürünler için cimri olmak gerekir. Bu kampanya ve indirimlerin rüzgarına kapılmamak için reklamların dilini iyi okumak gerekmektedir.
Sürekli gördüğümüz kampanyalar, büyük puntolu indirim yazıları, kaçırmayın bu fırsatları, 9,99 TL etiketli ürünler, ayağınızı yerden kesecek kampanya, almazsanız pişman olursunuz gibi vb. bütün bunlar hepsi kapitalizmin bize kadar gelen sonuçlarıdır.
Ben bu kampanya ve indirimleri görünce acayip bir suçluluk hissediyorum. Sanki bana yapılan jest ve iyiliklere karşılık vermiyormuş gibi bir duyguya kapılıp kendime kızıyorum. Bu kadar da ilgisizlik fazla, çok ayıp deyip birkaç mağazaya girdiğim de doğrudur! Bizim böyle esnaf, firma ve AVM'lerimiz olduğu müddetçe sırtımız yere gelmez! Çünkü hiçbir Batı ülkesinde böylesine fedakârlık yapan AVM ve mağazaları göremezsiniz!
Daha geçen gün çarşı merkezinde yürüdüğüm sırada gözüme çarpan % 50–60 indirim yazan kocaman kocaman renkli yazıları görünce dayanamayıp içeri girdim. Bir iltifat, bir ilgi bir alaka sanırsın beni bekliyorlar… Giriş faslını geçtikten sonra içerideki reyonlara hızlıca bir göz atıp birkaç bir şey sorduktan sonra da konuyu asıl maksadım olan indirimli ürünlere getirdim. Vitrinde bahsi geçen indirimli ürünleri görmek istediğimi söylediğimde benim için bana gösterecek indirimli ürünlerinin olmadığını söylediler. Vitrinde neden böyle yazdıklarını sorunca da %50-60 rakamlarının yanında küçük 'dan başlayan indirimlerle yazısını göstererek indirim oranlarının ürünlere göre değiştiğini söylediler. Yaşadığım şaşkınlık ve hayal kırıklığını çabucak atlatıp hangi ürünler onları görebilir miyim diye sordum. Reyon görevlisi bana 2–3 tişört-penyeye benzer birkaç parça bir şeyler gösterdikten sonra anladım ki bu birkaç parça ürün için ciddi kampanyalar yürütüyorlar diye düşünceli düşünceli dışarı çıkıp bir süre üzüldüm!
Dışarı çıktıktan sonra “büyük indirimi kaçırdım mı acaba” diye bir müddet kararsızlık da yaşadığımı ifade edeyim. Hatta bir iki kez “geri döneyim de büyük indirimi kaçırmayayım” diye geri dönmeyi düşündüm! Neyse ki bu büyük indirimden daha çok insan veya başkaları da yararlanabilsin diye bir düşünce oluşunca kendi kendimi ikna ederek yoluma devam edebildim!
Sürekli camlarda, televizyonda, telefonda, el ilanlarında indirim ve kampanyaların hızı kesilmiyor. Firmalar doğal olarak yarış içerisindeler fakat ilginç olan tüketiciler de yarış içerisindeler. İhtiyaç olup olmadığına bakılmaksızın indirimde, kampanyada diye belki de hiç kullanmayacağımız şeylere para ödüyoruz. Bir karikatür vardı internette; İş makinesi satan bir mağazanın önündeki kepçede % 50 indirim yazan etiketi görünce kocasına ısrarla alalım diye işyerine sürükleyen kadını hatırlıyorum. Adam ne yapacağız diye söylendikçe kadın, çok iyi fiyat, indirimde bir daha belki bulamayız diye satın aldırmaya çalışıyordu.
Bu indirim kampanyalarının ikna edici bir tarafı zaten “Bir Daha Bulamayız” düşüncesidir. Bir tarih belirleyip, sözüm ona bu indirimli fiyatları bir tarih aralığına hapsederek sizi baştan kandırmış oluyorlar. Bir şey ihtiyaçsa hangi tarih olursa olsun zaten alırsınız. İhtiyaç değilse bazen bedava bile verseler evde yer işgal eder diye almak istemeyenler de olabiliyor. Buradaki anahtar kavram ihtiyaç olup olmadığıdır.
İhtiyaç olmayan indirim ürünlerini hangi fiyata alırsanız alın pahalıdır. Çünkü birçok ihtiyacına çözüm olacak cebindeki paranı kullanmış olup gerektiğinde ihtiyacın olanı almak için bile takas edemeyeceğin bir ürünü almış oluyorsunuz. Zaten firmalar da genellikle çok satılan ürünleri değil de eski ya da satılmayan ürünler için indirim veya kampanya yapmaktadırlar.
Sözün özü alışverişte ihtiyaç değerlendirmesi yapıp öyle karar vermek gerekir. İhtiyaç fazlası ürünler için cimri olmak gerekir. Bu kampanya ve indirimlerin rüzgarına kapılmamak için reklamların dilini iyi okumak gerekmektedir.
ormancı
ormancının inadı
Hepimizin severek dinlediği ve sözlerindeki hüznü, müzikle hafifletilerek bestelenmiş olan ormancı türküsünün ardında acı bir hikâye vardır. Cumhuriyet kurulalı çeyrek asır olmuş, yoksulluğun ülkenin her köşesine sindiği bir dönemde bir kasabada yaşanmış olayın insanlar üzerinde bıraktığı acı ve hüznün ifadesidir Ormancı Türküsü.
Hikâyenin özeti, kasabada bir yangın olmuştur ve sonraki günde de 1946 seçimleri yapılmıştır. Ormancı, köyün muhtarından, yangınla ilgili tutanağı köy bekçisi ile nahiyeye/ilçeye göndermesini istemiş, muhtar da seçim sonuçlarının daha önemli olduğunu söylemiştir. Hangisinin önce gideceği konusundan başlayan tartışma, ormancının bıçak çekmesi ve muhtarın arkadaşı ağa oğlu Bay Mustafa'nın ormancıya korkutma amaçlı attığı kurşunun sekerek tavla oynadığı köy muhtarına isabet edip vefat etmesiyle sonuçlanmıştır. Muhtarın toprağa, Bay Mustafa'nın hapishaneye, Ormancının da köyden ayrılması ile sonuçlanmış ve kendilerinde ve geride kalanlarda acı, üzüntü ve pişmanlık bırakmıştır.
Ormancının ısrarı ve inadının olayı taşıdığı boyutun benzerleri ile çok kez işitmekte ve karşılaşmaktayız. Ormancının bu ısrarının psikodinamiğini anlamak için o günün şartlarını anlamaya çalışmak gerekmektedir. O günün koşullarını anlamadan olayı anlamak ve değerlendirme yapmak pek mümkün olamayacaktır. Sahi, ormancının bu anlamsız ısrarı nedendir? Köy muhtarına dediğini yaptırtarak bir üstünlük kurma isteği mi amaçlamıştı? O yıllarda Ormancı, taşrada, köyde ve dağda en etkili ve çekinilen kişi idi.
Çünkü yoksulluğun memleketi esir aldığı o yıllarda yakacak odunu olmayan köylü, mecburen dağa gidecek ve ağaç kesip çoluk çocukları ile ısınacaktır. Bunun önündeki en büyük engel ise, görevi ormanı ve ağaçları korumak olan, o günlerde taşrada, köyde ve dağda insanların kendisinden çekindiği Ormancılardır.
Belki de bütün bunların tek sebebi, Ormancının alkollü olduğundan dolayı tartışıp kavga çıkardığıdır. Her neden olursa olsun “yoktan bıraktın bir acı” sözlerindeki sitem çok güçlüdür. Hatta bu sitemden günümüz Ormancıların rahatsız olduklarına dair bir haber okuduğumu da hatırlıyorum. Elbette genelleme yapamayız ve Ormancılar da meslekleri de saygıya değerdir. Ormancılar haklı olarak bozulduğunu düşündüklerini imajları için bir de türkü besteleme çalışmaları yapmışlardı sanırım.
Ormancılar, zannedildiği gibi sadece mahkeme tutanaklarında değil, türküde olduğu gibi fıkralarda da geçmektedir. Çünkü toplumsal yaşam, ekonomik ve kültürel şartlar, insanların tutum ve davranışlarına yön vermekte ve etkilemektedir. Yaşadığımız sorunların bireysel bir yönü olduğu kadar, toplumsal bir yönü de vardır. Kaymakam hikayesi de Ormancının, Orman Köylüsü üzerindeki etkisini ve gücünü göstermesi açısından önemlidir. Meşhur bir hikâyedir, Bir kaymakam bir gün bir orman köyüne gitmiş, bakmış ki kimse kaymakamı tınlamıyor. İtibar eden yok, karşılayan yok, yoldan geçen yaşlı bir nine önüne gelmiş sormuş:
— Oğlum sen necisin?
— Kaymakamım Nine, köyü denetlemeye geldim. neden burada bana kimse bakmıyor?, deyince,
— Nine; Biraz daha okusaydın da Ormancı olsaydın oğlum, herkes sana hürmet gösterirdi…
Türküsünden fıkrasına kadar o günlerin şartlarında yaşanmış olayları unutmak güç olmaktadır. Bugün dinlediğimiz Ormancı türküsünün hikayesine benzer birçok hikaye vardır Anadolu Bozkırlarında… Hepsi de bir o kadar acıklı ve hüzünlüdür, bir o kadar yaralarda kendini gösterir. Ormancının kaderi ise onun sanatla buluşturulmuş olmasıdır. İşin ilginci, Ormancı türküsünün hikayesini dinledikten sonra türküden eskisi kadar keyif almadığım gerçeğidir. Türküyü dinleyince bir hüzün sarıyor dört bir yanımı, çünkü bir zamanlar yaşanmış acı bir olayın türküsünü dinlerken keyif almak yerine üzüntü ve hüzün baştan aşağı kucaklıyor. Bugün de kolaylıkla çözülebilecek problemler, insanların doğru ve rasyonel bir yaklaşımla değil de, hırs, güvensizlik ve şiddet ile çözmeye çalışmak seçildiğinde karşımıza olayın, sorunun kendisinden daha fazla acı ve hüzün çıkmaktadır. Bu nedenle herkesin kendine ve başkasına güven duyduğu, sevgi ve saygının önemli bir düstur olduğu, sorunların yine konuşarak veya meşru alternatifler geliştirerek çözülmeye çalışılmasında herkes için yarar vardır.
Ormancının türküsü bizi aldı buralara kadar getirdi, ben yazarken siz okurken şüphesiz aynı hüzün ve acıyı yaşadınız, biraz da yorulmuşuzdur değil mi? Bu yazıyı okuduğunuz için olsa gerek artık eskisi kadar keyif de alamayacaksınız Ormancı Türküsünden ki zaten bazı Türkülerden keyif alınmaz!
Hepimizin severek dinlediği ve sözlerindeki hüznü, müzikle hafifletilerek bestelenmiş olan ormancı türküsünün ardında acı bir hikâye vardır. Cumhuriyet kurulalı çeyrek asır olmuş, yoksulluğun ülkenin her köşesine sindiği bir dönemde bir kasabada yaşanmış olayın insanlar üzerinde bıraktığı acı ve hüznün ifadesidir Ormancı Türküsü.
Hikâyenin özeti, kasabada bir yangın olmuştur ve sonraki günde de 1946 seçimleri yapılmıştır. Ormancı, köyün muhtarından, yangınla ilgili tutanağı köy bekçisi ile nahiyeye/ilçeye göndermesini istemiş, muhtar da seçim sonuçlarının daha önemli olduğunu söylemiştir. Hangisinin önce gideceği konusundan başlayan tartışma, ormancının bıçak çekmesi ve muhtarın arkadaşı ağa oğlu Bay Mustafa'nın ormancıya korkutma amaçlı attığı kurşunun sekerek tavla oynadığı köy muhtarına isabet edip vefat etmesiyle sonuçlanmıştır. Muhtarın toprağa, Bay Mustafa'nın hapishaneye, Ormancının da köyden ayrılması ile sonuçlanmış ve kendilerinde ve geride kalanlarda acı, üzüntü ve pişmanlık bırakmıştır.
Ormancının ısrarı ve inadının olayı taşıdığı boyutun benzerleri ile çok kez işitmekte ve karşılaşmaktayız. Ormancının bu ısrarının psikodinamiğini anlamak için o günün şartlarını anlamaya çalışmak gerekmektedir. O günün koşullarını anlamadan olayı anlamak ve değerlendirme yapmak pek mümkün olamayacaktır. Sahi, ormancının bu anlamsız ısrarı nedendir? Köy muhtarına dediğini yaptırtarak bir üstünlük kurma isteği mi amaçlamıştı? O yıllarda Ormancı, taşrada, köyde ve dağda en etkili ve çekinilen kişi idi.
Çünkü yoksulluğun memleketi esir aldığı o yıllarda yakacak odunu olmayan köylü, mecburen dağa gidecek ve ağaç kesip çoluk çocukları ile ısınacaktır. Bunun önündeki en büyük engel ise, görevi ormanı ve ağaçları korumak olan, o günlerde taşrada, köyde ve dağda insanların kendisinden çekindiği Ormancılardır.
Belki de bütün bunların tek sebebi, Ormancının alkollü olduğundan dolayı tartışıp kavga çıkardığıdır. Her neden olursa olsun “yoktan bıraktın bir acı” sözlerindeki sitem çok güçlüdür. Hatta bu sitemden günümüz Ormancıların rahatsız olduklarına dair bir haber okuduğumu da hatırlıyorum. Elbette genelleme yapamayız ve Ormancılar da meslekleri de saygıya değerdir. Ormancılar haklı olarak bozulduğunu düşündüklerini imajları için bir de türkü besteleme çalışmaları yapmışlardı sanırım.
Ormancılar, zannedildiği gibi sadece mahkeme tutanaklarında değil, türküde olduğu gibi fıkralarda da geçmektedir. Çünkü toplumsal yaşam, ekonomik ve kültürel şartlar, insanların tutum ve davranışlarına yön vermekte ve etkilemektedir. Yaşadığımız sorunların bireysel bir yönü olduğu kadar, toplumsal bir yönü de vardır. Kaymakam hikayesi de Ormancının, Orman Köylüsü üzerindeki etkisini ve gücünü göstermesi açısından önemlidir. Meşhur bir hikâyedir, Bir kaymakam bir gün bir orman köyüne gitmiş, bakmış ki kimse kaymakamı tınlamıyor. İtibar eden yok, karşılayan yok, yoldan geçen yaşlı bir nine önüne gelmiş sormuş:
— Oğlum sen necisin?
— Kaymakamım Nine, köyü denetlemeye geldim. neden burada bana kimse bakmıyor?, deyince,
— Nine; Biraz daha okusaydın da Ormancı olsaydın oğlum, herkes sana hürmet gösterirdi…
Türküsünden fıkrasına kadar o günlerin şartlarında yaşanmış olayları unutmak güç olmaktadır. Bugün dinlediğimiz Ormancı türküsünün hikayesine benzer birçok hikaye vardır Anadolu Bozkırlarında… Hepsi de bir o kadar acıklı ve hüzünlüdür, bir o kadar yaralarda kendini gösterir. Ormancının kaderi ise onun sanatla buluşturulmuş olmasıdır. İşin ilginci, Ormancı türküsünün hikayesini dinledikten sonra türküden eskisi kadar keyif almadığım gerçeğidir. Türküyü dinleyince bir hüzün sarıyor dört bir yanımı, çünkü bir zamanlar yaşanmış acı bir olayın türküsünü dinlerken keyif almak yerine üzüntü ve hüzün baştan aşağı kucaklıyor. Bugün de kolaylıkla çözülebilecek problemler, insanların doğru ve rasyonel bir yaklaşımla değil de, hırs, güvensizlik ve şiddet ile çözmeye çalışmak seçildiğinde karşımıza olayın, sorunun kendisinden daha fazla acı ve hüzün çıkmaktadır. Bu nedenle herkesin kendine ve başkasına güven duyduğu, sevgi ve saygının önemli bir düstur olduğu, sorunların yine konuşarak veya meşru alternatifler geliştirerek çözülmeye çalışılmasında herkes için yarar vardır.
Ormancının türküsü bizi aldı buralara kadar getirdi, ben yazarken siz okurken şüphesiz aynı hüzün ve acıyı yaşadınız, biraz da yorulmuşuzdur değil mi? Bu yazıyı okuduğunuz için olsa gerek artık eskisi kadar keyif de alamayacaksınız Ormancı Türküsünden ki zaten bazı Türkülerden keyif alınmaz!