jean baptiste de la croix

jean baptiste de la croix

@jean baptiste de la croix yazar
327
entry
19
takipçi
19
takip edilen
784
beğeni
405
favori
11,556
puan
Efsane Yazar
çevrimdışı
13 ekim 2018'dan beri üye
lolita
1962 yapımı amerikan-ingiliz ortak yapımı film. yönetmenliğini stanley kubrick yapmıştır. film, 1955 yılında yayınlanan vladimir nabokov'un lolita isimli kitabından uyarlanmıştır. ayrıca vladimir nabokov'un da filmin yapımında emeği geçmiştir.

filmin konusuna gelecek olursak... fransız edebiyatı profesörü humbert, abd üniversitelerinde dersler vermek üzere fransa'dan abd'ye göç etmiştir. derslere başlamadan önce elbette ki barınma sorununu çözmek zorundadır. bunun için de charlotte haze isimli bir kadının evinde bir oda kiralar ve olaylar gelişmeye başlar.

spoiler (tıkla)
film aslında sondan başlıyor. böylece hikaye hakkında kafamızda bir çok soru işareti oluşuyor. kim bu quilty. bir adam onu neden arıyor ve neden öldürmek istiyor? bu sorularla filme başlıyoruz. quilty ismi de ilginç aslında. "guilty" (suçlu) ile bağlantılı olsa gerek. bu arada başlangıç sekansında quilty'nin piyanoda çaldığı parça chopin'ın Polonaises Op. 40 başlıklı bestesiymiş.

quilty'nin ölümünden sonra olayların nasıl geliştiğine geliyor konu. humbert-humbert isimli profesör charlotte haze'in evini görmeye geliyor ama charlotte hanım artık nasıl ateşli bir bayansa epey bedensel temas kurmaya çalışıyor humbert ile. beni en çok rahatsız eden ve geren noktalardan birisi bu oldu filmde. ben humbert olsaydım epey rahatsız hissederdim charlotte'ın bana karşı olan hareketlerinden.

sanırım humbert da rahatsız oluyor ki "ya ben bir düşüneyim sonra sizi ararım" diyor charlotte'a. ama charlotte bahçeyi gösterince orada lolita ile ilk karşılaşmasını yaşıyor humbert.

şu görüntü üzerine lolita'ya aşık oluyor ve "neyse ya ev güzelmiş kalırım ki ben burada" diyor. insan tabii "lan yaşlı başlı adamsın, kaç yaşına geldin. minicik kızdan mı tahrik oluyorsun sapık herif?" diyor. ama olan olmuş, kitap yazılmış, film çekilmiş. pek bir şey diyemiyoruz artık.

humbert'a yaşadıkları çok tatlı gelecek olmalı ki haze'lerin evinde yaşadıklarını günlüğüne sürekli kaydediyor "belki yayınlarım ileride" diye. klasik yazar kafası işte. nabokov da öyle yapıyorsa demek ki...

o kadar yakınlaşmanın ardından beklenen oluyor ve charlotte ile humbert evleniyor tabii. ama yaşadıkları bir kavga neticesinde charlotte evden kaçıyor ve araba çarpması sonucu ölüyor ki aslında humbert da tam onu öldürmeyi planlıyordu. böylece humbert en çok istediği şey olan lolita ile yakınlaşma fırsatını yakalamış oluyor ki filmin en ilgin yerleri bence bundan sonraki yerleri. ama daha fazla yazmayacağım filmin gidişatı üzerine.

bir de filmdeki bazı detaylar için romanı okumak gerekiyor sanırım. aslında sübyancılık humbert'ın huyu diye okudum bir yerlerde. yani aslında lolita'ya duyduğu aşk çocukluğunda yaşadığı aşkı hatırlatıyor falan diyorlar. romanı okumadığım için detaylarını tam bilmiyorum.

bir de quilty'nin varlığını filmin her yerinde hissediyorsunuz ki ben de ilk başta "lan bu kızın odasında neden sigara reklamı posteri var ki?" diye düşünmüştüm ama sonradan anladım olayı.
televizyon
iq seviyesi eksilerde sürünen programlar ve kanallar içeren değişik bir alet.

en fazla 5 dakika tahammül edebiliyorum.
soğuk çay
doğu asya'da (özellikle hong kong'da) sudan daha çok tüketilen içecek.
davut yıldızı
esasında davut peygamber ile bir ilgisi olmayan sembol. ms üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda süsleme motifi olarak ortaya çıkmıştır.

yahudilerin sembolü olması ise 1354 yılında bohemya kralı iv. charles sayesinde olmuştur.

ilginç bir şekilde araplardan yahudilere geçen bir sembol olmuştur. zira orta çağ'a kadar yahudiler böyle bir sembolü benimsememişlerdir.
farsça
selçuklularda saray dili olarak kullanılmış dil.

sebebi ise sarayda kullanılan dilin ezoterik olması ihtiyacıdır.

mesela rusya'da büyük petro (veya deli petro. olaya bakış açınıza göre değişir) saray dilini fransızca yapmıştır.

sonra tabii rusya'da "köylü müsün de rusça konuşuyorsun?" diyen insanlar çıkmaya başlamıştır o ayrı tabii. yevgeniy onegin'de bu konuya çok güzel değinilir.

katolik kilisesi'nin dilini latince yapması da benzer sebeplidir.

ama ortodoks kiliseleri hep halk dilini kullanmıştır. bu da ilginç bir durum mesela.
passacaglia
17. yüzyıl başlarında ispanya'da ortaya çıkmış bir müzik formu. passar (yürümek) be calle (sokak) kelimelerinden türetilmiştir. sokakta yürümek gibi bir anlam çıkartabiliriz sanırım.

üç zamanlıdır ve bas motiflerinin üzerine kurulmuştur.

bir de koca koca konservatuar öğrencileri buna "paskalya" demekte ki ciddi anlamda sinir ediyorlar beni. paskalya "pâques"dir. ikisi arasında dağlar kadar fark var. biri hristiyan bayramı, ötekisi ritim sayacıdır.

YouTube video
beyaz rusya
beyaz olma sebebi geçmişte yönlerin renklerle ifade ediliyor olmasıdır. bizim akdeniz'e "ak", karadenize "kara" dememiz de bu sebepten. ilginç bir biçimde doğu toplumları hep renkler üzerinden tanımlamış yönleri. aynı mantık japonlarda bile var.

ayrıca kırmızı ve siyah rusya da vardır ki hepsi de rus'un torunlarıdır.

leh çek ve rus

latince kaynaklarda alba russia olarak geçer.
rohan
eskiden calenardhon olarak bilinen topraklara yerleşmiş insanların kurduğu krallığa verilen isim.

kuzeyde puslu dağlar (hithaeglir), güneyde de beyaz dağlar (ered nimrais) ile çevrilidir

doğuda anduin nehri, batıda ise isen nehri rohan'ın sınırlarıdır.

rohan, aslında gondor'un bir parçası olsa da zamanla bağımsız bir hale gelmiştir.

halkına rohirrim denilir ki bu da "at beyleri" anlamına gelir. fakat rohan halkı kendisine eorlingas (eorl oğulları) demeyi daha çok severler. eorl, ilk rohan kralının ismidir.
aragorn
üçüncü cağda 1 mart 2931 tarihinde doğan ii. arathorn ve karısı gilraen'in evladı.

soyu numenor krallarına dayanır.

iki yaşındayken babası ii. arathorn orklarla çarpışırken ölmüştür. bunun üzerine babasız kalan aragorn elrond tarafından rivendell'e getirilmiştir ama çocuğun başına bir şey gelmesin diye soyundan kimseye bahsetmemiştir. bu sebeple aragorn'u estel (umut) ismiyle çağırmaya başlamıştır. böylece sauron aragorn'dan uzun zaman habersiz yaşamış ve gondor'a bir daha kral gelemeyeceğini düşünerek rahat rahat yaşamıştır. 2951 yılına aragorn'un kendisi bile kim olduğunu bilmeden yaşamaya devam etmiştir.

zamanı gelince elrond, aragorn'a kim olduğunu açıklamış ve narsil parçalarıyla barahir'in yüzüğünü aragorn'a vermiştir.

bu sırada elrond'un kızı arwen de lothlorien'den dönmüş ve aragorn ile karşılaşmıştır. aragorn onu hikayelerde duyduğu luthien zannetmiştir.

of beren and luthien

daha sonra aragorn, krallıkları yıkıldığı için yabanda gezen dunedain halkının kuzey kolcularına katılır.

2956 yılında gri gandalf ile karşılaşır. kolcularla beraber shire'a ulaşması için gandalf'a yardım eder ve gandalf shire'a ulaşır.

böylece the hobbit başlar.
sevdiği kızın geçmişine takılan erkek
tanrı bile kendisine küfredilmediği takdirde günahları affederken, çok yanlış yapan erkektir.

bu konuda eski ahit'te yer alan hoşea kitabı benim düşüncelerimi çok değiştirmiştir.

açıkçası eğer kaderimde fahişe ile evlenmek varsa benimle evlendiği günden sonra yaptıkları benim umrumda olur.

affetmek iyidir. bir deneyin derim. özellikle nefret dolu bu topraklara yerleşmesi gereken bir özellik.
yabancı dil öğrenmek
çalışınca çok kolay olan eylemdir.

artık çok çalıştığım için midir (bir dili öğrenmeye başlayınca günümün çoğunu ona ayırırım) yoksa biraz da yeteneğim mi var bilemedim ama ocak ayına kadar 5 yabancı dilli bir insan olmaya çalışıyorum.

hali hazırda ingilizce ve japonca olarak okuyup yazabiliyorum. bir de okulun seçmeli derslerinden romence'yi seçtim. ek olarak fransa tarihine ilgimden ötürü de fransızca öğreniyorum.

geçen mesela moliere'in oyunlarından birisini youtube'dan fransızca olarak izledim. aslında pek bir şey anlamam diye düşünsem de ilk başta az çok anladım olayın gidişatını. arada kaçırdığım yerler oldu elbette.

yabancı dil öğrenmek için çok yöntem var aslında ama benim en çok uyguladığım yeni öğrendiğim bir kelimeyi en az 50 defa yazmak.

bunun haricinde öğrendim dille yapılmış filmleri izlemek, müzikleri dinlemek de iyi oluyor.

bir de öğrendiğiniz dilin tarihini incelemek de ilginç olabiliyor. mesela eskiden "apple" kelimesi "meyve" anlamına geliyormuş. sonradan elma ingiltere'ye girince "elma" olmuş.
edebi yazılar yazan insanlar ile alay etmek
ne yazık ki başıma çok gelen bir olay.

güven sözlük'ten önce yazdığım bir sözlükte elemanın biri bana musallat olmuştu. sürekli yazdığım şiirlerle dalga geçiyordu.

halbuki şiir bence kişiye özgüdür. hep "bir insanın yazdığı şiiri başka insan yazamaz" derim.

şiir bir insanın duygularının parmak izidir. bir insanın şiirini okuyarak az çok onun duygularını ve daha önce kimlerden etkilendiğini de anlamanız mümkündür.

bir de benim gibi çok duygusal ve alıngan biriyseniz şiir yazmayı bile bırakabiliyorsunuz bu tür aşağılamalar sebebiyle.

neyse kafamı toparlayayım bir, tekrar başlayacağım yazmaya.
ütü yapabilen erkek
giyim tarzı pantolon + gömlek şeklinde olan erkektir.

bir de kot pantolon sevmiyorsa ütü artık onun bir uzvu gibi olmuştur.
türkiye'den basıp gitmek
en kısa zamanda yapmak istediğim eylem.

lakin ne zaman atağa kalksam, kontrataktan gol yiyorum bu konuda.
yazarların rezil olduğu anlar
genelde japonya büyükelçileriyle yaşadığım anlardır.

anı 1:

japonya büyükelçisi bizi ziyarete gelmiştir. bölümce hatıra fotoğrafı çekilmektedir. nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde büyükelçinin yanına düşerim. adam bana bir şeyler söyler ama o anın heyecanıyla japonca konuşurken arada bir herhangi bir dile ait olmayan kelimeler çıkar ağzımdan. büyükelçi de bana güler epey.

sonra adamı başka ülkeye gönderdiler.

anı 2:

asya ülkelerinin güncel poitik durumu hakkında bir konferans vardır. ben de "lan bizim bölümdekiler yüzünden dinleyemem şimdi adamları. en iyisi önlere geçeyim" derim. hocam da sağolsun en önden ikinci sıraya oturtturur beni. konferans başladıktan bir süre sonra büyükelçi gelir. yanıma oturur. sonra büyükelçilik görevlileri "aman ekselansları ne yapıyorsunuz burada" deyip adamı yanımdan alırlar. görevlilerle göz göze gelince sert bakışlarla karşılaşırım ve oturduğum yerde eririm.

anı 3:

yine bir konferans. bu sefer de konferansı veren japon hoca benim yer bulamamama üzülür ve beni önlere bir yere otutturur. yine büyükelçi gelir yanıma. haliyle bölüm hocalarıyla yine göz göze gelirim. bu sefer mesajı erken anlayıp tekrar arkalarda bir yere doğru konferansı veren hocanın şaşkın bakışları altında arkalara bir yere geçerim.

ama bu olayın intikamını iyi aldım. konferans sonunda öyle bir soru sordum ki benim sorduğum soruyu hem konferansı veren japon hoca, hem büyükelçi uzun uzun tartıştılar. sonra da japon organizatör ekip gelip benden özür dilediler. o gün çok havam olmuştu.
denethor
tıpkı saruman gibi palanthirlerle kafayı bozmuş lotr karakteri.

aslında hem saruman hem de denethor az çok mantıklı insanlar. ama yöntemden kaybediyorlar. bir de palanthirlerin kontrolü sauron'un elinde olunca hafiften balataları sıyırmış ikisi de tabii ki.
güven sözlük
ilk defa yazarlarıyla sorun yaşamadığım sözlük.

anlayışlı insanlar var ama hala bazı konularda yazmaktan çekiniyorum.

neyse yazacağım zamanlar gelir belki.
berusaiyu no bara
the rose of versailles, lady oscar ve la rose de versailles gibi isimlerle de bilinen shoujo manga ve tv animesi.

mangası 1972-1973 yılları arasında kısa bir dönem yayınlanmış daha sonra tekrar temmuz 2013'de yeniden yayınlanmaya başlanmıştır. günümüzde hala yayınlanmaya devam etmektedir.

aslında benim manga ve animeye karşı çok fazla merakım yok. ama bu manganın özelliği, sarayda geçtiği sürekli japonca saygı dili ile konuşulması. japonya'da çalışmadığım için ve arkadaşlar arasında da saygı diliyle konuşmak çok saçma olduğundan saygı dili pratiği yapmak için güzel bir ortam sağlıyor.

manganın hikayesi fransız devrimi öncesinde geçiyor. oscar françois de jarjayes isimli bir generalin babası "neden benim oğlum yok?!" diye hüzünlenirken kızını erkek gibi yetiştirmeye karar verir. böylece oscar hanımefendi general olur.

işte bu noktaya kadar gayet güzel tarihsel bir manga iken bu noktadan sonra shoujo manga'ya dönüşüyor ki, bir erkek olarak okumak bazen sıkıcı olabiliyor.

bir de "bir insanın aşkını fark etmemek, bir insanın aşkına ihanet etmekten daha kötü" gibi efsane bir repliğe sahip ki hep aklıma birilerini getirir.

Entry görseli


bir de 1979 yapımı bir filmi de bulunmakta. ilk defa bir filmi rusça dublaj ile izlemiştim bu film sayesinde. ne berbat bir şeymiş meğerse...

açıkçası çok beğenmedim. ama animeye göre karakterlerin karakterleri konusunda biraz daha iyi.

mesela xvi. louis, animede tam bir sünepeydi. ama tarihi kayıtlara bakınca o kadar da mal biri olmadığı ortaya çıkıyor. tamam hafiften hıyar birisi ama animede malın önde gideniydi.

ama ben en çok oscar'ı beğenmedim. benim aşık olduğum oscar ile filmdeki oscar arasında galaksiler var.

oscar, çok feminen çizilmiş. sanki "ben aslında kız olarak büyümek istiyorum ama babamı sevdiğim için ondan gizli gizli kadınlık yapıyorum" formatında bir oscar var. böyle oscar mı olur? tamam eyvallah babası yüzünden erkek gibi büyüdü ama hans axel von fersen'in de dediği gibi "erkekler arasında en erkek oscar'dır". sonuçta kadının sahip olduğu karakter sonradan edindiği bir karakter değil. tam bir noblesse oblige durumu var.

andre'ye gelecek olursak... bu nasıl andre lan?! andre seyisti tamam da oscar'ın babası için evlatlık gibiydi. bir noktaya kadar andre'yi hep destekledi. o noktada da zaten "benim yapabileceğim bir şey yok evlat, kral'ın kanunları böyle" dediği için andre'ye karşı çıktı. yoksa andre de oscar gibiydi oscar'ın babasının gözünde.

film animeyi izleyenleri çok tatmin edecek bir film değil. ama 1789 devrimi arifesindeki fransa hakkında bir film izlemek istiyorsanız güzel bir film. ama anime daha zevkliydi ve daha ilginç bilgiler veriliyordu.
evlenilecek kişide aranan özellikler
diğer sözlüklerde yazdığımda hep linç yediğim için yazmayacağım özellik.

ama erdemli olması en önemli özelliktir.
itiraf köşesi
bugün bir kızla tanıştım tesadüf eseri.

tam benim tipim bir kızdı.

ama lezbiyen olmasaydı iyiydi.

ikidir "tam benim tipim" dediğim kızlar lezbiyen çıkıyor.