horasan

horasan

@horasan
74
entry
5
takipçi
0
takip edilen
216
beğeni
111
favori
4,747
puan
Deneyimli Yazar
çevrimdışı
30 ocak 2019'dan beri üye
münafık alametleri
EYY AHMAKLAR VE MÜNAFIKLAR..!!!

"Bana Kur'an yeter" diyen zavallı ahmaklar ve Münafıklar! Kur'an'ın bir çok yerinde Allah, ısrarla Peygamberimize(S.A.V) itaati emrediyor!

Kur'an tüm asırlara hitap ettiği için elbette bu ayetler dâhi tüm asırlara hitap ediyor! Peygambere itaat ise, ancak onu dinlemek(Hadis) ve onun gibi yaşamak(Sünnet) ile olacağına göre, hadis ve sünnetlerin günümüze kadar geleceğini, Allah Kur'andaki Peygamberimize ayetleri ile vaad etmiş olmuyor mu ?

Hal böyle iken sağlamlığı ehli sünnet tüm alimler tarafından kabul edilen; Buhâri, Müslim, Tirmizi, Ebu Davut vb. kaynakları yok saymak ancak ahmakların veya münafıkların işi olmaz mı ?
Mealist ler #İslamoğlu #Okuyan #Dorman #Bayraktar #Taslaman asla Doğru ya ileten ler değildir.!!!! Daha çok varda biraz da sizler beyin cimnastiği yapın dava dostları. Saygı ve sevgi ile
#horasan
siyasi konjonktür
???? DİKKAT ETTİNİZ Mİ?

⏩ Teröristleri davul zurna ile karşıladınız diyen zümre ile, Kandil operasyonunu eleştirenler aynı zümre.

⏩ Apoya sayın dediniz diyen zümre ile, Selahattin Demirtaş çıksın diyenler aynı zümre.

⏩ Fetö ile kolkolaydınız diyen zümre ile, Fetö'den içeri atılanları serbest bırakacağız diyen zümre aynı zümre.

⏩ Yargı kararı olmadan kimseye terörist diyemeyiz diyen zümre ile, elinde yargı kararı olmadan, hırsız diyen zümre aynı zümre.

⏩ İnsanlar açlıktan ölüyor diyen zümre ile, AVM'lerde kuyruk oluşturan zümre aynı zümre.

⏩ Benzine zam geldi diyen zümre ile, son model araçlara binen zümre aynı zümre.

⏩ Kısacası; ülkeyi bok götürüyor diyen zümre ile, kafasını klozete sokan zümre aynı zümre.

???? KATRANI KAYNATIRSAN OLUR MU ŞEKER, CİNSİNE TÜKÜRDÜĞÜM CİNSİNE ÇEKER!
Saygı ve Adalet le davadaşlar
#horasan
aile planlaması
AİLE YAPIMIZA PLANLI SADIRI VAR..!

Reis konuşmasında; '...Uzun bir süredir aile yapımızı sarsmaya yönelik saldırılar altındayız. Üstelik bu saldırılar hep dolaylı yollarla yapılıyor." Dedi.

Aslında Reis'de çok biliyor ki; bu saldırılar, Feminizm Terör Örgütü tarafından yönetilen ve sayısı yaklaşık 400 olan Vakıf veya Dernek süsü verilmiş hücre tipi yapılanmalar eliyle "Kadını koruma" kılıfı altında sinsice yapılıyor.

Bu hücre tipi yapıların maddi kaynağı ise Feminizm Terör Örgütü'nün kurucusu ve yöneticisi olan İsrail'dir.

Ancak bu örgüt çok güçlü olduğu için, Reis dahil olmak üzere, hiç bir siyasi, bu örgütün faliyetlerine engel olmak bir yana dursun, bu örgüte doğrudan eleştiri bile yapamıyor.

Daha kötü olan ise, AB uyum süreci bahanesiyle, bu örgütün Türkiye'ye dayattığı ve ne yazık ki imzalatmayı başardığı İstanbul Sözleşmesidir.

Bu sözleşmeye dayanarak, ülkemize yönelik uluslararası bir müdahale çok yak zamanda gündeme gelebilir. Bu nedenle çok hızlı bir şekilde bu hain sözleşmeyi iptal etmek zorundayız. Saygı ve Adalet le davadaşlar
#horasan
regaib kandili
#REGAİPKANDİLİ
????#KıssadanHisse

2000 yılının aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Bir devlet okulu...nda heyecanla derslere giriyordum. Sınıflardan birinde, şartlı cümleleri anlatırken tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.

“Evet çocuklar, tahtada 'Eğer çok zengin olsaydım anneme... alırdım.' yazıyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?” dedim.

Anlaşılmış olmalı ki herkes sessiz bir şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okudum. Uzay gemisi, Ferrari, Miami'de yazlık, Maldivler'de ada... Ben okuyorum, sınıf gülüyordu. Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”

Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu. “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”

“Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”

Sınıfta hafif bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim. Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim.
Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı.

“Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”

Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.

Ertesi sabah okula geldiğimde Selim'in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırığa benzer garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.

2000 yılının aralık ayıydı ve ben, kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim'in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim.

Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri, babasıyla, hiç aksatmadan her cuma günü annesinin mezarını ziyaret edip mezarlığa çiçek diktiklerini...
Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını...

Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını...
Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim.
Alıntı dır. Lakin sizler le paylaşmak istedim.!!!
Kandilimiz kutlu olsun Canlar
#horasan
adaletsiz adalet
BU NASIL ADÂLET ?

15 yaşında kaçarak evlenen Emine Karakaya, eşi 8 yıl ceza alınca iki çocuğuyla ortada kaldı. Üzüntüden felç geçiren kadının beyin ölümü gerçekleşti. Yani eşi hapse girince kahrından öldü.

Ankara Altındağ'da oturan Emine Özdemir ve Levent Karakaya, 2006'da birbirlerini sevdiler. Emine o zaman 15, Levent ise 18 yaşındaydı.

Kızın yaşı küçük diye aile evlenmelerine izin vermedi. Gençler birlikte kaçtı. Emine'nin annesi "Kızımı kaçırdılar" diye şikâyetçi oldu.

Ancak daha sonra iş tatlıya bağlandı. Emine'nin annesi şikâyetini geri çekti. Genç çifte düğün yapıldı. Evlendiler, mutlu bir yuva kurdular.

Seda ve Fırat adında iki çocukları dünyaya geldi. Ancak, markette asgari ücretle çalışıp evini geçindiren Levent'in peşini kamu davası bir türlü bırakmadı.

Ve nihayet gayr-i adâlet sitemi nedeniyle Geçen 20 Şubat'ta 8 yıl 4 ay hapis cezası kesinleşince tutuklanan Levent Karakaya, Ankara Yenikent Cezaevi'ne konuldu. Haliyle hukusuz adâlet adamın eşini iki çocuğuyla birlikte ortada koydu.

Sözde Adâletin zulmüne maruz kalan kadın aylık 400 TL olan kiralarını ödeyemedi.Ev sahibi "çık" deyince, çaresiz evindeki eşyaları yok pahasına sattı.

Emine Karakaya, daha sonra, iki çocuğuyla birlikte, pazarcılık yaparak geçinen babasının evine yerleşti. Genç kadın 8 Haziran günü eşini ziyaret için Yenikent Cezaevi'ne gitti. Üzülmesin diye ona dışarıda yaşadığı sıkıntıları söylemiyordu.

Duygusal geçen ziyaretin ardından cezaevi kapısında fenalaşan genç kadın yere yığıldı. Emine, yapılan müdahalenin sonrasında eve gönderildi. Dinlenmeye çekildi. Ama kimseyle konuşmuyor, sürekli uyuyordu. Üzüntüden felç geçirdiği, sol tarafının tutmadığı anlaşıldı.

Ankara Numune Hastanesi'ne kaldırılıp tedaviye alınan Emine Karakaya 3 gün önce aniden fenalaştı. Yoğun bakıma kaldırılan kadının beyin ölümü gerçekleşti.

Cezaevindeki Levent Karakaya'ya durumu akrabaları anlattı. Önceki gün tutuklu bulunduğu cezaevinden jandarmalar eşliğinde Ankara Numune Hastanesi'ne getirilen genç adam yıkıldı.

Levent Karakaya, beyin ölümü gerçekleşen eşini 20 dakika ziyaret etti. Ardından yeniden cezaevine götürüldü. Babası Murtaza Özdemir ve annesi Derya Özdemir ise çaresiz, kızları Emine'nin başında beklemeye devam etti.

Geride ise, sözde adâlet tarafında öldürülen bir kadın, halen zulme maruz bir koca, sahipsiz iki küçük çocuk, yürekleri yanan akrabalar ve acı bir hikâye kaldı. İşte beşeri kanunlar böyledir. Her yerinden zulüm akar. Ne diyelim, Allah rahmet eylesin.
Önce bireyler Adil olacak ki
ADALET tecelli etsin.
#horasan
yastık altı
????#YastıkAltıHikayesi

Onu Da Sen Ağırla.

Günahkâr bir adamdı, ayık gezmezdi. Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan, ' ölse de, kurtulsak ' diyorlardı.

Bir karısı vardı bu adamın, bir de kendisi. Hiç çocukları olmamıştı. Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu. Kadın ise, adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı, çıkaramazdı.

Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi. Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi.

Adam iyice yaşlanmıştı artık. Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor, iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyordu, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu.

İyice zayıflamıştı, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı. Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor,
' ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin ' diye yalvarıyordu Allah' a...

Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi. Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını. Kim bilir yine nerde sızıp kalmıştı!

Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam, bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bi yanına baktı, yoktu.

Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti. Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaz durdu.

Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu.

Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Öksürüyordu, eliyle göğsünü işaret ediyordu. Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı.

Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu. Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti, lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü, ölmüştü...

Kadıncağız kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti. Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı.

Kalktı, imamın evine gitti.

- Hocam... Diyebildi hıçkırarak, bizimkisi...

Söyleyemiyordu, ama İmam Efendi durumu anlamıştı. Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.

- O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi, kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapadı.

Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü. Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü.

Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı, omuzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu.

Caminin köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü.

Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omuzundan kayarken, dizlerinin üzerine çöktü, ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.

Hışımla yaklaştı muhtar:

- Onu nereye götürüyorsun, dedi, mezarlığa götüreyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden...

Kadın gözlerini çarşafın üzerine dikmiş, öylece duruyordu. Birden bağırmaya başladı, delirmiş gibiydi sanki Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı.

Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu. Kendi kendine;

- Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada...

Tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen. Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı. Üzüldü çoban, gözleri doldu.

- Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana.

Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban başucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti.

Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti. Çobana dualar ederek evine döndü.

Yorulmuştu.

Camın kenarına oturup uzaklara daldı. Uyuyup kaldı oracıkta.

Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar. Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da ' İmam Efendi, İmam Efendi...' diye bağırıyordu. İmam korkuyla açtı kapıyı.

- Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş, o serseri adam Cennet' teydi. Bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun diyordu.

Rüyayı duyana imamın benzi attı, kendisi de hemen hemen aynı rüyayı görmüştü.

' Gel hele, içeri gel...' demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler.

Koşarak geliyor, bir yandan da bağırıyordu:

- Demedim mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda...

Birkaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince, kadının yanına gitmeye karar verdiler. Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak, bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şeyler olmuştu ama neydi?

Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı. Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı. Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular.

Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağı ile dinlediler ve çobanı bulmaya karar verdiler.

Bir yandan yürüyor bir yandan da aralarında konuşuyorlardı; ' bu çoban bir evliyaydı herhalde, belki de Hızır' dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değidi.'

Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, ' hayırdır inşaallah ' dedi. Oturdu, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar.

Çoban söylenenlerden hiç bir şey anlamamıştı, cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.

- Ben bir garip kulum, dedi; cenazeyi defnettik, başucunda oturup dua ettim sadece, hepsi bu...

Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular, çoban da söyledi;

- Allah' ım, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelir yanıma, selam verirler. Senin selamınla gelen senin misafirindir der, ağırlarım. Süt ikram eder, azığımı paylaşırım.

Şimdi de ben sana bir misafir yolluyorum, onu da sen ağırla...
Saygı ve sevgi ile Canlar
#horasan
recep yazıcıoğlu
????#Hatırlatma

Tokat valisi iken adından çok söz ettiren ve tebdili kıyafetle köylülerin traktörlerine binip Niksar dört yol mevkiinde köylü traktörcülerden haraç isteyen polisleri görevden alan ve içki satan yol kenerındaki büfelerde içki satımını ve kahvelerde kumardan sayılan oyunları yasaklayan bir vali iken; Aydın Valiliği'ne atanan ve henüz üç dört günlük vali iken Nazilli SSK Hastanesi ile ilgili bir şikayet kulağına çalınır... Hiç vakit kaybetmeden hastaneye gider. Tebdil-i kıyafet gelir. Acil bölümünden girer. Oradaki görevli bir hemşireye der ki "Başhekimin odası nerede?"
Hemşire şöyle bir bakar Yazıcıoğlu'na. Tanıyamaz tabi. Küçümseyici bir ses tonuyla " Üst kata çık, koridorun sonundan sağa dön, sondaki oda" der. Yazıcıoğlu üst kata çıkar. Başhekimin odasını bulur. Kapısı açıktır ama başhekim odasında yoktur. İçeri girer. Tam o sırada başhekim gelir. "Buyrun ne istiyorsunuz ?" diye sorar. Yazıcıoğlu, rahatsız olduğunu, tedavi olmak istediğini ama parası olmadığını söyler. Başhekim kendisine "Burası hayır kurumu değil, paran yoksa tedavi olamazsın" der. Yazıcıoğlu, "Devletin görevi vatandaşına bakmak değil mi doktor bey ?" der. Başhekim sinirlenir ve Yazıcıoğlu'nu odasından kovar. Sessizce aşağı iner, hastanenin iki sokak arkasında bekleyen makam aracına biner, arabada onu bekleyen yardımcısına "Gerekli yazışmalar hemen bugün yapılsın yarın görevden alınma yazısını kendisine bizzat ben vereceğim" der...
Ertesi gün bu sefer resmi giyimli, kıravatlı, takım elbiseli olarak gider hastaneye...
Elinde rulo halinde bir kağıt...
Bu sefer makam aracı hastane girişine kadar gelir...
Herkes şaşkındır...
Dün gördükleri yamalı pantolonlu, kasketli, yırtık gömlekli adam meğerse yeni atanan Aydın valisiymiş...
Vay be ! der görevliler...
Hiç vakit kaybetmeden başhekimin odasına çıkar...
İçeri girer...
Başhekim dona kalır...
Siz ? Ama siz ? der...
Bugün itibariyle başhekimlik ünvanından azledilmiş bulunmaktasınız der, elindeki görev azli belgesini uzatır ve ayrılır hastaneden...
Senin gibiler bu memlekete üç beş gömlek fazla geldi sn. valim...
Mekanın cennet olsun Recep Yazıcıoğlu.
Katkı larına teşekkür ler
#horasan
adalet
ADALET ten Feto yapılan ması temizlenmelidir. Temizlenmedikçe Adalet Tecelli etmeyecek tir
YAGITAY'DAN VİCDANSIZ KARAR!

Velayeti kendisinde olan ancak çocuğuna 13 yıl boyunca hiçbir maddi destek vermeyen baba, Yerel mahkeme tarafından geriye dönük nafaka ödetilmeye mahkum edildi. Zaten olması gerekende buydu...

Lakin sorumsuz babanın davasını inceleyen vicdansız Yargıtay, annenin 13 yıl boyunca çocuğunun tüm bakımlarını üstlenmesini 'ahlaki ödev' olarak niteleyip kadının çocuğa yönelik nafaka talebini reddetti.

Elbette böyle vicdansız bir kararı kabul etmek, ahlak sahibi hiç bir insanın işi olmaz. Zira bir çocuğun zaruri olan tüm masrafları babaya aittir. Yani kadının sırtına, bırakın çocuğunun geçimini, kendi geçimi dâhi yüklenemez.

Hem bu durum; adâletin, vicdanın ve ahlakın hakiki kaynağı olan İslam'ın açık bir gereğidir. Yani kadın hiç bir şekilde kendini veya çocuklarını geçindirmeye zorlanamaz!

Ama şuda var ki, İslam'a göre aynı kadın çocuk haricinde kendi şahsına nafaka isteyemez. Zira o kadının geçimi, artık onun için yabancı olan eski kocasına yıkılamaz. İslam'a göre o kadının geçimi, başta babası olmak üzere yakın(kardeş, amca,dayı vb.) erkek akrabalarına düşer.

İşin en acı yanı ise, vicdan ve hukuk dışı olan bu kararı Yargıtay'ın oy birliği ile almış olmasıdır.
#horasan
sultan abdülhamid han'ın ruhaniyetinden istimdat
#AbdülhamidinDehası
Ahmet Celalettin Paşa gerçekten sadık mı?

Ahmet Celaleddin Paşa, ünlü bir istihbaratçı yani hafiye ve siyaset adamıydı.

2. Abdülhamid'in yanında devlet adına büyük hizmetlere imza atmış isimlerden birisidir.

Devletin en zor günlerinde, devlet adına birçok başarılı operasyonda yer almıştır.

Ahmet Celaleddin Paşa'nın ne zaman doğduğu tam olarak bilinmiyor.

Serhafiye Ahmet, 2. Abdülhamid döneminde Mısır ve Avrupa'ya kaçan Jön Türkler'in faaliyetlerini izlemeye alan kişi olarak bilinir.

Avrupa'da yaptığı girişimler sonucundan bazı Jön Türkler'in İstanbul'a dönmesini sağladı. Bazı Jön Türk faaliyetlerinin durdurulmasına vesile oldu.

İddiaya göre daha sonra 2. Abdülhamid'e karşı çıkarak muhaliflerin safına geçti, İstanbul'a kabadayı sokmaya çalıştı.

Yine ispatlanamayan iddialara göre Sultan Abdülhamid'e suikast düzenlemek istedi.

İddiaya göre, Ahmet Celaleddin Paşa'yı Sultan Abdülhamid'e karşı dolduruşa getiren ve onun gözden düşmesine neden olan kişi, yanında çalıştırdığı katibi Kadri Bey'dir.
Kadri Bey'in, Paşa hakkında çok önemli ve bir istihbaratı Sultan Abdülhamid'e bildirdiği belirtiliyor.

Bunun üzerine Ahmed Celaleddin Paşa da Jön Türkler gibi Avrupa'ya kaçmak zorunda kaldı.

Böylece Serhafiye Ahmed Celaleddin Paşa'dan boşalan Serhafiyelik koltuğuna da Kadri Bey oturdu.

Celaleddin Paşa'nın Avrupa'ya Diran Kelekyan isimli Ermeni tebaasından bir isimle birlikte kaçması onun bazı odaklar tarafından kandırılmış olabileceğini belirtiliyor.

Serhafiye Ahmed Celeladdin Paşa'nın Yıldız Sarayı'nda kendisine has Hafiyelik odası bulunuyordu. Bütün istihbarat teşkilatı haberleri, jurnalleri, bilgileri burada toplanıyordu.

Celeladdin Paşa'nın kaçmaya karar verdiği sırada da bu odayı kullandığı belirtiliyor.

Ahmet Celalettin Paşa, 2. Abdülhamid'e ihanet ederek Avrupa'ya kaçtıktan sonra odası tamamen kilitlenerek mühürlendi. Abdülhamid'in mühürlediği bu oda, o tahttan indirilene kadar kimse dokunmadan öylece kalmıştı.

Ahmet Celelattin Paşa, Avrupa'dan döndükten sonra odayı bıraktığı gibi bulmuştu. Buradaki jurnalleri de Çamlıca'daki köşküne taşımıştı. Daha sonra da bu köşk, içindeki bütün belgelerle birlikte yanarak kül olmuştu.
#horasan
28 şubat
TARİHTE BUGÜN! #28ŞUBAT!

Başörtülü kardeşlerimizin üniversite kapılarındaki sürüklenişini, Sakallı diye fişlenenleri, Namaz kılıyor diye işten atılanları Babalarımızı, Evlatlarının yemin törenlerine alınmayan baş örtülü Analarımızı, Kapatılan ve yasaklanan Kuran kurslarını, Her an polis baskını olabilir diye gizli gizli yaptığımız Kuran ve Hadis sohbetlerini, dik duruşuyla #NecmettinErbakan Hocamızı, "Namlusunu Millete çeviren tank'a selam durmam!" diyen Yiğit adam #MuhsinYazıcıoğlu'nu, Şiir okudu diye Cezaevine atılan ve tüm siyasi hakları elinden alınarak "Muhtar Bile Olamaz" dedikleri #RecepTayyipErdoğan'ı ve "28 Şubat bin yıl sürecek" diyen Genel kurmay başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nu... Hangi ALLAHCC sız General in Ev hapsi aldığını gördünüz.
Ve ÜLKE kurtaran edasıyla kasıla kasıla yürüyen VATAN HAİNİ general ler dışarıda mağdur ları içeride yatıyor.
ERBAKAN hoca Hain FETO Kahraman öyle mi? Biz yaşadık siz yaşamayanlara anlatın #Unutmadık! #Unutmayacağız #Unutturmayacağız! bilenler bilmeyenlere anlatsın!
Saygı ve Adalet le davadaşlar
şükrü saral
#BAKIN ERDOĞAN KİMLERLE SAVAŞIYOR??

Türkiye'de sadece Yahudi, Hristiyan ve Mason ailelerin sahip oldukları dev holdinglerin bir araya gelmesi ile kurulan ve “patronlar kulübü” olarak bilinen Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) 49. Olağan Genel Kurul toplantısını geçtiğimiz hafta gerçekleştirdi.
Toplantıda en dikkat çeken şey, Başkan değişikliğiydi.
Tüsiad bu kongrede yeni başkanını seçti. Buraya kadar herşey normal.
Normal olmayan şey ise, Tüsiad'ın ilk defa hiçbir şekilde Yahudi kökenli bir yapı olduklarını saklama ihtiyacı hissetmeden açık açık yönetim kurulu başkanlığına Polonya asıllı İtalyan yahudisi SİMONE KASLOWSKİ 'yi getirmesiydi. Bunda en çok Recep Tayyip Erdoğan'ın "MASKELİ BALO BİTTİ, TÜM MASKELER DÜŞTÜ VE DÜŞMEYE DEVAM EDECEK" sözlerinin etkili olduğu kanaatindeyim. Yani, tam bir asır sonra deşifre olduğunu anlayan ve bugüne kadar aynen bizim gibi Ahmet , Mehmet , Yusuf , Ayşe , Zeynep isimlerini kullanarak kendisini Türk ve Müslüman maskesiyle kamufle eden Sabetayist Yahudilerin ve seçilmiş Mason ailelerin artık saklanmaya ihtiyaç duymadan karşımıza dikildiklerinin resmidir bu.

Bu tür dernekler bu ülkede casusluk faaliyetlerini daha önce gizli gizli yürütürlerdi. Şimdi ise Polonya asıllı İtalyan Yahudisini bu sözde işadamları derneğinin başına getirerek, resmen Türkiye cumhuriyetine kafa tutuyorlar. "SİZDEN BÜYÜĞÜZ VE SİZDEN KORKMUYORUZ" diyorlar.
Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Selanik'ten ve Bulgaristan'dan ülkemize göç eden ve daha sonra 1934 yılında çıkartılan soyadı kanunu ile kendilerine Türk adı ve soyadı edinen Sabetayist Yahudiler, Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın izlediği derin siyaset sayesinde tam bir asır sonra deşifre oldular.
Bu insanlar ne hikmetse, sonradan ülkemize gelmiş olmalarına rağmen Türkiye'nin en büyük holdingleri bunlara ait, siyasetin en etkili koltuklarında bunlar oturuyor, sanat dünyasındaki meşhurların tamamı bunların arasından çıkmış. Meşhur Bilim adamı doktor ve mühendis diye toplumda göz önünde arzı endam eden tüm ağır toplar hep bu ailelerin mensuplarından. Robert koleji, Galatasaray lisesi, Fransız koleji, Amerikan koleji gibi bu ülkenin en kaliteli ve en prestijli okullarından mezun bu insanlar, hiçbir zaman işsiz ve aşsız kalmıyorlar. Çünkü; Yahudi inanışına göre 'Yahudiler seçilmiş ırktır ve bütün insanlar onlara hizmet etmek için yaratılmıştır." Bu yüzden Yahudiler asla birbirlerini yalnız bırakmazlar, asla bir Yahudinin gariban olarak yaşamasına müsaade etmezler, onu işsiz bırakmazlar, veyahutta gelişigüzel bir işte çalışmasına müsaade etmezler.
Yahudiler tüm alışverişlerini ve ticari faaliyetlerini birbirlerinden yaparlar. Ayrıca ülkenin en prestijli ve en zengin semtlerinde yaşamalarına rağmen parayı çarçur etmeyi istemezler. Kazandıkları servetin bir kısmı ile hayatlarını idame ettirirken, kazançlarının büyükçe bir kısmı ise Yahudi konsorsiyumuna akar, tüm Yahudilerin kazandıkları paralar bir havuzda toplanır, bu havuzdan herkes ihtiyacı olduğu kadarını alır, kullanır. geriye kalan meblanın tamamı yeni yeni markalar üretmeye ve BOP projesini hayata geçirmek için insanları ve terör örgütlerini satın alıp devşirmeye, onları maddi manevi kendilerine hizmet için yapılandırmaya harcanır.
Yahudiler hiçbir zaman kendilerini toplum içinde deşifre etmezler. Deşifre olmamak için de çoğu zaman bir yerli ortağa ihtiyaç duyarlar. Türkiye'de Yahudilerle ortaklık yapan en etkin yapı ise, Feto terör örgütü mensubu olup ticaret ile uğraşan orta ve büyük ölçekli firmalardır.

Neyse...Yine dönelim Tüsiadın son toplantısına. Bakın orada o gün başka neler konuşuldu, nelere dikkat çekildi. Dostu düşmanı iyi tanıyın.
Komik ama yazmadan edemiycem. Bugün sahip oldukları görsel ve yazılı medya unsurlarını kullanarak, Erdoğan'la "Manav mı oldun ?" diye dalga geçtiren bu patronlar klubünün en önemli konu başlığı, PAZAR TEZGAHLARINDAKİ FİYATLAR VE ERDOĞANIN YÜKSELEN FİYATLARI BAHANE EDİP, TANZİM SATIŞ NOKTALARI AÇARAK ASLINDA BÜYÜK MARKETLERE, ALIŞVERİŞ MERKEZLERİNE VE ZİNCİR MARKETLERE AÇTIĞI DEVASA SAVAŞTI.
Toplantıda "bu işler böyle çözülmez, reel sektörün finansman krizi çözülemezse, bu iş bankalara sıçrar, derin krizler böyle gelişir” uyarısı yapıldı.
İstişare Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, "Ekonomi yönetimi tarafından devreye alınan kamu kaynaklı ucuz kredi ve yapılandırmalar, futbol kulüplerinin borçlarının yapılandırılması, hal baskınları ile tanzim satış noktaları gibi önlemlerin kısa vadeli çözümlerdir. Durum, Çinlilerin 'Susuzluğu gidermek için zehir içilmez' atasözünü akla getiriyor.
Kredi yeniden yapılandırmaları ve buna karşılık devam eden ve sektörden sektöre yayılan konkordatolar ve iflaslar ciddi bir finansman sorununun tezahürüdür. Bu önlemler Türkiye'yi düze çıkarmaz" dedi.
Peki sizce Özilhan bu sözleri ile ne demek istedi. Anladınız mı? Muhakkak anlamışsınızdır ama anlamayanlar için bir kez daha üzerine bastıra bastıra adamın derdini söyleyeyim.
Özilhan;
✔" Fiyatlar yüksek" diyerek tanzim manzim açıp Türk halkını bizim sahibi olduğumuz büyük marketlere, alışveriş merkezlerine ve zincir marketlere karşı kışkırtma. Bunu yapmaya devam edersen iflasları ve konkordatoları devam ettireceğiz.
✔ "Halkın banka kartlarına ve Bankalara olan borçlarına yapılandırma getireceğim" diyerek, bizim bankalarımızın kredi kartlarını kullanan vatandaşları bu borç batağından kurtarma! Sürekli olarak bize bağımlı kalsınlar, bizim bankalarımızın sömürgesi altında olsunlar.
✔ Bizim üç büyükler olarak sahaya sürdüğümüz ve bu takımlar üzerinden Türk milletini sömürdüğümüz takımların borçlarını sakın ha yapılandırmaya kalkma.
Bugüne kadar diğer hükümetlerin yaptığını yap. Ve bu üç büyük takımın devlete olan borçlarını sil. Eğer bunları yapmaz da bize karşı savaşmaya devam edersen, Fetöcü'ler aracılığı ile elimizde bulundurduğumuz büyük şirketlerde, iflasları ve konkordatoları devam ettireceğiz. Bunun sonucu olarak da Türkiye'deki bankalar büyük darbe alacak. Bankaların darbe alması demek, senin ekonominin çökmesi anlamına gelir. Ekonominiz elimizde, çökertiriz, dikkat et, ayağını denk al." Demek istedi.
Demek istedi de aslında aynı zamanda bu konuşma paçalarının tutuştuğunun da resmidir. Çünkü ekonomi bu şekilde küçülmeye devam ederse, işin ucu bankalara kadar uzanır. Peki Türkiye'deki bankaların neredeyse tamamı kime ait? Tabii ki devlet bankaları dışındaki Bütün bankalar Yahudilere ait. Öyleyse biz Türk Milleti olarak, şu andan itibaren hepimiz devlet bankaları ile çalışmaya başlarsak, ne olur? Bu iş, Yahudi bankalarının da çöküşünün başlangıcı olur.
Recep Tayyip Erdoğan'ın bir ay önce "tüm Kredi kartlarınızı devlet bankalarına getirin, yapılandırma ile diğer bankalara olan borçlarınızın tamamını silelim" çağrısının altında yatan sebep de tam olarak buydu. Şimdi anladınız mı Recep Tayyip Erdoğan'ın kimlerle savaştığını, kimlere karşı savaş açtığını. Kimlerin onu ne maksatla "manavcı" ilan ettiğini.
Anlayacağınız, tanzim bahane, Yahudiye karşı savaş açmak şahane .
Yazımı TÜSİAD'ın başına yeni seçilen Kaslowski'nin sözleri ile bitirmek istiyorum. Böylece gerçeği daha net göreceksiniz.
" Tüm Dünyada ezberlerin bozulduğu, yeni hikayelerin yazıldığı bu çağda; biz geleceğe dair yazmamız gereken yeni hikâye için gerekli enerjiye sahibiz."
#horasan bazı konular alıntı dır.
şükrü saral
#OkuyalımCanlar
40 yıl önce 6 yaşına yeni girmiş bir kızdım ben...
40 yıl önce AK Parti yoktu...
Recep Tayyip ERDOĞAN yoktu...Sadece Futbol oynayan Recep vardı...
Binali YILDIRIM.. hiçbiri yoktu...

Ama 40 sene önce CHP vardı...
Kemalistler vardı...
Fetöcüler vardı...
Komünistler vardı....
PKK vardı !
Bugünkü HDP'liler vardı.
Sadece 1994 Yılında 1300 ŞEHİTİMİZ vardı...
30'ar 30'ar şehit cenazelerimiz,
Emekli maaşı kuyrukları,
Hastane kuyrukları,
Yoksulluk,
Yolsuzluk,
Hortumlanan bankalar,
El avuç açan başbakanlar,
Elektriksizlik, susuzluk vardı...
Bırakın interneti telefonu facebooku tv bıle yoktu...
Hastaneye düşmeden 1 sene önce randevu almanız gerekiyordu...
Ameliyat olacaksınız, bıçak parası vermeniz gerekiyordu...
Çocuğunuz mu oldu?
Doğum parası vermeden, senet imzalamadan çocuğunuzu alamazdınız...
İlaç yok!
Şurup yok!
Merhem yok!
Allah'tan gün görmüş "Ebe Hatunlar" vardı da,
Ufacık mavi bir leğende güç bela doğardık anamızdan...
O mavi leğen aynı zamanda banyomuz olurdu bizim...

Ölseniz, ölünüz bile morgda rehin tutulurdu.
Tövbeler olsun!
Bazen kışın gelmesini bile istemezdim... Belediyenin 1 yıl önce ücretini yatırdığın yarısı taş çıkan kömür vardı.
Büyükşehirlerdeki hava kirliliğine değinmiyorum bile...
Bir küçük tüp için 2/3gün kuyruk beklediğimi, bir paket çay ve margarin için mahalle bakkalına yalvarmak...
Karaborsa olan sigaraya aklım yetmiyordu ancak 1 varil mazot için 3 km'lik kuyruğu 1 hafta beklediğini...
Heleki PKK'yi meclise taşıyan güya milli şefin oğlunu sizde bilirsiniz...
Okulun yarısına geldiğimizde ancak bir servet verdiğimiz kitaplarımız gelirdi...
Şimdi öğrencilerin sırasına kitapları ve tabletleri bırakılıyor...

Yani benim güzel ve unutkan milletim:
Bir insanın tavuk kadar değeri yoktu!!!

Öldürülseniz ne ölünüz bulunur, ne katiliniz...
Süleyman DEMİREL'e, Kenan EVREN'e yani başbakana ,cumhurbaşkanına küfür mü ettiniz?
Haşa!
Eleştirseniz bile bir gece evinizden alırlar,
Bir daha asla evinize geri dönemezdiniz!!!!
Hak hukuk hak getire ...
Demokrasi mi ? O da ne ?
%90 ı müslüman olan ülkemde dinini yaşamak , gereklerini yerine getirmek yasaktı yasak !!!
Baş örtün mü var ? Eyvah eyvahhh
Okuyamazsın !!!
Askerdeki oğlunun yemin törenine bile katılamazsın !!!
Baş örtünü çıkaracaksın !!!
İnsan hakkı mı ?
Yok öyle bişey !

Benim ne suçum günahım vardı da yokluk ve yolsuzluklarla dolu bir hayatla başbaşa kaldım?

EYY KEMALİST DİYE GEÇİNEN SOYTARILAR!
40 sene önce siz bu ülkeyi yönetiyordunuz...
Benden çaldığınız çocukluğumu geri verebilir misiniz bana?
Veremezsiniz!
Koskoca bir halk gibi, benimde umutlarımı ve çocukluğumu çaldınız, geleceğimi çaldınız benim!

SİZDEN BÜYÜK HIRSIZ VAR MI DÜNYADA?!
#ALINTIDIR
şükrü saral
"Fetö" deriz, "ama dün ortaktınız" derler.
"Pkk" deriz, "ama dün ortaktınız" derler.
"Amerika" deriz, "ama dün ortaktınız" derler.
"İsrail" deriz, "ama dün ortaktınız" derler.

Sürekli dün dün dün...

"Yıkacağız, satacağız, durduracağız" diyenlerin "yarın" diyememesi şaşırtmıyor.
Kafaları "dün"de kaldığı için bir türlü ilerleyemiyorlar.
Dün zihniyeti gibi yıkacaklar, satacaklar, durduracaklar.

İşte bu vizyon meselesidir.
Önemli olan "yarın" diyebilmektir, "dün"ün o adımları atılmamış olsaydı "yarın"ların temeli çürük olurdu.

Çözüm süreci yapılmasaydı, Güneydoğu halkının büyük bir kısmı uyanamayacak, "hain" olduğunu anlamayıp HDP'ye destek olacaktı.
Erdoğan hemen Başbakan olur olmaz o dönem zaten devlet içerisinde etkin olan Fetö için adım atsaydı Erbakan'a yaptıkları gibi bir darbe daha yaparlardı.
Eğer henüz İMF'ye borç ödüyorken, henüz el pençe divan bir Türkiye iken "Eyyy Amerika" deseydik defterimizi dürerler, daha yola çıkmadan soluğumuzu keserlerdi.

"Devlet aklı" diye bir gerçek var, gözardı edilmemesi gereken.

Sahi, kime anlatıyorum ki?

Avrupa ile işbirliği yaparak bir biraya Gezi'de ayaklanıp polis aracına saldıran, kamu mallarını yakıp yıkarak ülkeye milyar dolar zarar veren eşkıyalara mı anlatıyorum?

"Biz Fetö tarafından kandırılmadık" deyip Zaman'ın binasına destek olmaya giden, destek amaçlı olarak Bankasya'dan hesap açtıran, Nazlı Ilıcak'a övgüler dizen, halka kurşun sıkan herkesi öven, tanklara alkış tutan, TV karşısında darbe girişimini kahve yudumlayarak seyreden, 15 Temmuz'a "kontrollü darbe" diyerek o hainleri aklamaya çalışan, 17/25 Aralık sürecinde Fetö'nün kullandığı tüm argümanları kullanan muhalif kafalara mı anlatıyorum?

Selahattin Demirtaş teröristine özgürlük isteyip, devletin terörle mücadelesinde teröristlerden taraf olan, HDP ile "birlikte iyi salladık" diyen, HDP güzellemesi yapan, Pkk'lı Canan'ı İstanbul'a il başkanı olarak atayan zihniyete mi anlatıyorum?

Bize "Amerika dostusunuz" deyip Amerika'ya Erdoğan'ı şikayet eden, "Erdoğan'a müdahale edin" diye yalvaran, ekonomik yaptırım yapılmasını isteyen, Türkiye'ye yatırım yapılmaması gerektiğini yüksek sesle söyleyen Avrupa yalakası manda sevicilere mi anlatıyorum?

İsrail'i devlet olarak ilk tanıyan CHP'ye mi anlatıyorum?

Eline Amerika bayrağı alıp sallayan, Milli eğitimi Fullbright ile Amerika'ya bağlayan zihniyetin torunlarına mı anlatıyorum?

Anlamazlar, ne yazık ki anlamıyorlar!

Türkiye bir kabile ülkesi değil. Sayın Erdoğan adımlarını ölçüp tartarak atıyor ki, yüzümüzü geleceğe dönebilelim. Güçlü bir devletimiz olsun.
Devlet yönetmek öyle kolay bir iş değil, Türkiye'nin yol katetmesi gibi derdi olan bir lider tıpkı Sayın Erdoğan gibi uzun vaadede başarılı olma stratejisi izlerse o seçmen "dün"ü değil "yarın"ı konuşur.
Fakat muhalefet sürekli "dün"ün hayalini kuruyor.
Bu anlamda Sayın Erdoğan cumhurun başkanı olarak daima "yarın"ı düşünmüş, ülkeye önemli projeler katmıştır.
Başlıca Marmaray, Kanal İstanbul, şehir hastaneleri, yerli otomobil, envai çeşit yerli silah, tank, helikopter, 3. Havalimanı, Avrasya Tüneli ve bir sürü köprü...
Enerjide büyüme, sağlıkta atılım, ekonomide ilerleme, sanayide yerli ve milli üretime geçiş, eğitimde reform.
Sayın Erdoğan şimdi de uzaya tekraren uydu fırlatmayı, Antarktika'ya bilim üssü açmayı vaad ediyor.
Öte yandan çok başarılı sınır harekatları gerçekleştiren, Kandil'e girip teröristlere kan kusturan bir Türkiye var.

Sayın Erdoğan'ın karşısında ise bu projelere Avrupa ile aynı ağzı kullanarak karşı çıkan, seçim beyannamesinde Fetö ve Pkk ile mücadeleye yer vermeyen, yapılanı yakıp yıkmayı vaad eden, büyük projelerin farkındalığını kabul etmeyip ülkeyi İMF'ye mahkum etmeye çalışan, "ama saman ithal ediyoruz" deyip küçük düşünen zavallı bir muhalefet anlayışı var.
E Rusya bizden domates alıyor, sanayide çığır açtı.

'Yerli ve milli' dediğimiz araçların da motorunu üretemiyormuşuz.
Bunu 90 yıldır var olmakla övünen, fakat motor yerine heykel yapan, yan gelip yatan zihniyet söylüyor.
Şaka gibi.

Ve ben inanıyorum ki, 31 Mart gecesi meşaleleri yakacağız.
Çünkü bu millet Amerika'yı, İsrail'i, Almanya'yı, Vatikan'ı değil;
Dünya mazlumlarını sevindirecek.
Cumhurİttifakı kazanacak,
Türkiye kazanacak, Millet kazanacak, Recep Tayyip Erdoğan kazanacak.
#horasan
şükrü saral
İSLAM'A GÖRE SÜRESİZ NAFAKA...

Son günlerde sık sık gündeme gelen süresiz nafaka konusu hakkında, Diyanet İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı'nın resmi sitesinde bulunan bu cevaba göre, bir adam eşini dinen boşamışsa, boşadıktan sonra iddet süresi(4 ay 10 gün) boyunca ona nafaka ödemek zorundadır. Bu sürenin dışında kadının eski eşinden aldığı #Nafaka haramdır.

Ama şuda var ki, eğer çoçuk varsa, adam çocukların tüm masrafını karşılamak zorundadır. Kadın zengin olsa bile, çocukların tüm masrafları yine babaya aittir.

Diğer yandan çocuklar hakkında karar verme hakkında her şekilde babaya attir. Yani çocukların annede kalıyor olması, babanın çocuklar üzerindeki, Allah tarafından verilen kavvam yetkisini ortadan kaldırmaz.

Yani çocukların geçimini sağlamak, gerekirse onlar için canını ortaya koymak babanın asli ve devremeyeceği bir vazifesidir.

Boşanmış olan bir kadının geçimi ise, evvella babasına, sonra erkek kardeşlerine, amcalarına, dayılarına düşer. Onlar da yoksa, bu vazife Devlet'e düşer. Yani İslam din kadının geçimini her şekilde garanti altına almıştır.
Saygı ve Adalet le
#horasan
şükrü saral
CUMA nın Feyz ve Bereketi
Peygamber Efendimiz(sav) sevindiğinde toprağa, üzüldüğünde gökyüzüne bakardı. Toprağa tevâzu ile baş eğilir. Mavi gökyüzü ise ferahlık verir.

????Gereksiz görsellerden dolayı unutkanlık başlar.

????Mahir İz hocaya soruyorlar, "Çok keskin bir zekaya sahipsiniz bunun sebebi nedir? ️
“Evladım bize ilk öğretilen ayak ucuna bakarak yürümemizdi.”

????Hiç görmediğiniz bir şeyi hayal etme şansınız yok. O yüzden Kur'ân-ı Kerim'de cennet *"tahayyül edemeyeceğiniz yer"* diye geçer.

????Kalbin zînası hevestir.

????"Kim arzu ve istekle harama bakarsa, Allah(cc) onun kalbinden 40 gün ibadet lezzetini alır." Hz.Ali(ra)

????Gözünü korumayan bir müminin kâmil bir îmana ulaşması zor.

????Ezan tek başına terapidir.

????Ezanı dinlemek bilinçaltı temizliğidir.

????İnsanlar günde 5 vakit ezan dinlese düzelir.

????Ezan okunurken temizlenmesini istediğiniz ve sizde olmayan bir amel için niyet edin.

????Harama bakmaktan Allah(cc) korkusu ile vazgeçene Allah(cc) kalbinde lezzet duyacağı ibadet nasip eder.

????Gözü başıboş bırakmak helâki getirir.

????Gözümüz harama yakınsa, gönlümüzün de harama yakın olması muhtemel. O yüzden çocuklarınız nereye bakıyor dikkat edin.

????Yatarken son düşündüğün ne ise uyurken onunla meşgul olursun.

????Ne ile uyursanız, onunla uyanırsınız,
nasıl uyanırsanız, öyle yaşarsınız.

????Uyandığınızda ilk Allah(cc) deyin ki, Allah(cc) ile devam etsin gününüz.

????Şimdiye kadar ne kadar negatif yere baktıysanız, o kadar fazla hatta daha fazlası pozitif yere bakın.
Kâbe'ye bakın. Kur'ân-ı Kerim'e bakın. Allah(cc) dostlarına bakın.

????Kişiler, mekanlardan daha etkilidir.

????Allah(cc)'ın bizi görmesini istediği yerlerde olalım.

????Hz.Ali(ra) diyor ki; "Cimrinin bakışından sakının"

????Su'yun hafızası vardır. Su'ya bakıp düşünüldüğünde bile su etkilenir.

????Hz.Fatıma(ra)'ya soruyorlar. "Hangi kadın hayırlıdır?" Cevap veriyor;
"Başkasının hayalinde olmayan kadın"

????Çocuklar anne babayı kavga ederken görmeyecek çocuklar evde gayr-ı meşru birşey görmeyecek.

????Bebeğinizin altı değiştirilirken sadece 1 kişi görecek o da siz, baba bile görmeyecek.

????Çocuklara Kur'ân-ı Kerim dinletin, faydasını görürsünüz.
Saygı ve sevgi ile Dostlar
#horasan
şükrü saral
#GerçekKahramanlar
BAZEN BİR KURŞUN BİR VATANIN KURTULUŞUNA VESİLE OLUR...

Sütçü İmam 1871 yılında Kahramanmaraş'ta doğmuştur. Geçimini süt satarak sağlıyordu. 31 Ekim 1919 bir cuma günü Uzunoluk hamamından çıkan 3 kadın ve bohçalarını taşıyan bir erkek çocuğu gören Fransız-Ermeni devriyesinden bir asker ; "Burası artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile gezilmez!" diye bağırıp kadınların peçesini açmak istedi.

Kadınlar bu arada bağırarak yardım istediler. Olay yerine ilk müdahale eden Çakmakçı Sait; "Gâvur oğulları! Dokunmayın bacılarıma!" diyerek Fransız Ermeni Lejyonerlerinin üzerine yürüdü. Üzerinde silah olmayan Çakmakçı Sait, açılan ateş sonucu ağır yaralanmıştır.

Bu sırada adı İmam olan ve geçimini temin etmek için süt sattığı için Sütçü İmam olarak tanınan İmam, yanında bulunan silahı ile ateş açmış ve bir Fransız-Ermeni Lejyoner askerini öldürmüş, bir diğerini de yaralamıştır.

31 ekim 1919 da, düşmana ilk kurşunu atıp Kahramanmaraş'taki Kurtuluş hareketini başlatarak, tarihte bugün (12 Şubat 1920) KahramanMaraş'ın kurtuluşuna en büyük bir vesile olan Sütçü İmam, sadece düşmanı KahramanMaraş'tan kovmakla kalmayıp, aynı zamanda tüm vatanı kuşatacak olan bir kurtuş mucadelesini başlatan gerçek bir kahramanımızdır.

Allah Sütçü İmam ve tüm gerçek kahramanlarımıza gani gani rahmet eylesin.
#horasan
şükrü saral
#ÖrfveAdetler imizi güncelleyelim
Geçen gün çocuklarla camiiye gittik. Enes'le ben namaz kılarken, Eymen boş mescitte koşuşmaya başladı. Sevinçle koşuyor, takla atıyor falan :)
Ben selam verince yanımdaki hanım 'Çocuğu oturtsanız..' dedi. Neden diye sordum? Çünkü burası camii, camii adabı öyle gerekir dedi. Kusuruma bakmazsanız bu bilginin kaynağını soracağım, dedim. 'Zira ben siyer okurum ve görürüm ki çocuklar Peygamber mescidinde koşarlar, oynarlar, ağlarlar, ses çıkarırlar, yani çocukluklarını yaşarlar....'
Hanımefendiyle konuşmamız böylece devam etti ama ben başka bi yere bağlayacağım konuyu. Anne olduğumdan beri daha da yakinen fark ediyorum ki; biz 'çocuk' seven bi toplum değiliz.
'Çocuğu sevmeyi' seviyoruz bak. Agucuk gugucuk yapalım, sevelim, öpelim... bunları seviyoruz. Ama çocuğun çocukluk gereği yaptıklarını, çocukluğun gereklerini, ihtiyaçlarını, gerçeklerini sevmiyoruz. İstiyoruz ki, boyu posu çocuk gibi olsun ama davranışları yetişkin olsun. Bebeğim olsun ama ağlamasın, çocuğum olsun ama otur deyince otursun, koşup zıplamasın, oyun istemesin, kardeşiyle çekişmesin, merak edip kurcalamasın, inat edip tutturmasın, gece yanıma gelmesin, yemeğini ikiletmeden yesin...
Oysa yok böyle bi çocuk; bu dediğiniz yetişkin, çocuk değil. Ondan sonra da çocuğumla niye aram kötü, niye beni dinlemiyor diyoruz? Eğer çocuğumuzla aramız düzelsin istiyorsak, 'çocukluğu' severek başlayalım bence işe. Çocuğun koşmasından, coşmasından, sesinden soluğundan rahatsız olmayalım. Yeri gelmişken de yüreğimize şu güzel hadis-i şerif levha gibi asalım: 'Çocuğu olan onunla çocuklaşsın...' ????
(Bağırmayan Anneler)
#horasan
şükrü saral
Futbol bizim haber akışımız da pek yer almaz, lâkin son durumlar üzerine açıklama yapmak elzem oldu...
Dümenlerin ucu Peker soyadlı kişiye lisans verilmesi ile başladı. Verenler kim TFF da mukim kişiler. Suçlandı larmı hayır. Dikkat
Türkiye Futbol Federasyonu içinde #FETÖ haşhaşileri mevcuttur! Türkiye'de futbol terörü çıkartarak ayrımcılık yapmaktadırlar..
Milli Takımın hâli ortada söylenecek söz kalmamış!
Kulüp takımlarının hâli ortada tam bir kaos!

Futbolda şiddet tırmanıyor ve bilerek insanların sinir uçlarına dokunuluyor. #TFF sanki toplumsal olayların fitilini ateşlemeye çalışıyor gibi. Aldığı kararlarla kulüpleri ve taraftarları karşı karşıya getirdi! Sanki sokak olayları çıkarmaya çalışıyor!! #AcilOperasyonŞart

Yasa içi suç örgütü gibi davranan bu kuruma gereken ikazın yapılmasını rica eder saygılarımızı sunarız..
Saygı ve Adalet le
#horasan
şükrü saral
#Feto ne zamandan beri vardı.!!!

Turgut Özal birgün oğluna "Evladım bu İstanbul baronluğunu yıkmadan bu memleket kendine gelemez!" diyecekti.
Oğlu, "İstanbul bbaronluğu da ne" diye soracaktı.
Turgut Özal "Türkiye'yi 5 aile boğazdan yönetir" diyecekti.
Durun bir dakika!
Büyük resmi görmemiz istenmiyordu.
Küçük parçalarla meşgul ediliyorduk.
Büyük resmi çizen küçük elleri(oligarkları) ise hiç görüp tanıyamıyorduk.
Onlar devletleri, toplumları ve bireyleri UKR (Uzaktan Kumandalı Robot) haline getiren bir düzenek kurmuşlardı.
1. Dünya Savaşından sonra tüm ülkelerde devletleri kontrol etmek için "zengin aileler kadrosu" oluşturdular.
Medya ve ekonomi bunların kontrolündeydi.
İktidara gelecek iktidardan inecek kişileri de bunlar belirliyordu.

Güdümlü medya patronu Aydın Doğan Necmettin Erbakan'ın başbakan olup darbeyle indirildiği zamanda şu itirafta bulunacaktı: “Erbakan hükümeti döneminde, Maliye, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı üzerime gelmeye başladı. Hesaplarımı incelemeye aldılar. İki ayım kalmıştı. Ya ben dedim ya da 54. Hükümet. Düğmeye bastım ve Hükümeti yıktım. Hükümeti yıkmasaydım ben yıkılacaktım.”

Bunların hepsi küresel oligarklara bağlı "Silahsız Kuvvetler Komutanlığı" idi.
Gerçek yargı da gerçek iktidar da bunlardı.
Kim nereye kimle sızdı.!!! #Feto kimlerle yürüdü
İşte size cevabı bu yazıda. Saygı ve Adalet le
#horasan
şükrü saral
ÖP DE GEÇSİN DEP DE GİTSİN

Tunç oğlanın, Seferihisarı yeteri kadar öptüğünü düşünerek İzmir'i de öpme kararından sonra bir 12 Eylül konusu açıldı. Ne imiş Tunç oğlanın babası MHP davasında başta Türkeş olmak üzere idam kararları ve ülkücülere yaptırdığı işkencelerle anılırken oğlu nasıl belediyecilik oynarmış.

Oynar kardeşim neden oynamasın?

2 dönemdir Seferihisar'ı öpe koklaya talan ederken sustuk da şimdimi aklımıza geldi yani babasının kim olduğu?

Evet şimdi aklımıza geldi çünkü, Tunç oğlanın Seferihisar'da yediği herzeler o kadar çok ki, olanları bir nebze de olsa örtmek için bundan iyi bahane mi olur. Ver mehteri misali bir 12 Eylül hikayesi ortaya atıldı bizim oğlan rahatladı.

Rahatlar tabi, eninde sonunda aklın yolu bir, babadan oğula ne suç, ne günah ne de sevap geçmez denecek, bu iş de öylece kapanacak nasıl olsa. Önemli olan Seferihisar talanı ortaya çıkarılmasın dı ...

Farkında mısınız Kılışdaroğlu bu topa girmedi, ucunu bıraktı bu işin. Kendiliğinden ortaya atılan eski bir hikaye miş gibi yapıverdi ve çekildi kıyıya. Çünkü, "Aziz Başkanın" kendisine verdiği Tunç Oğlan dosyaları uykusunu kaçıracak cinstendi. Kirli çamaşırlar ortalığa bir dökülürse "yandıydı gülüm keten helva" mazallah kendi koltuğuna kadar giderdi Tunç'un yolsuzluk hikayeleri.

Daha hık demeden "göçmen kızı" atladı sahaya, girdi topa. "Babanın kabahati oğula mal olmaz" dedi ve siyasi dehasını kullanarak çaldı düdüğü.

Oysa kendisi daha 1.5 yıl önce MHP nin başına geçme hayalleri ile ne kadar ülkücü olduğunu anlatırken, rahmetli ağabeyinin eski Ülkü Ocağı Başkanı olduğundan bahisle el aldığından söz etmiyormuydu?

Sen rahmetli ağabeyinin ülkücülüğünden aldığın rüzgarla ülkücü oluyorsun da Tunç oğlan babasının ülkücü kıyımından neden bir şey alamıyor?

Unutma göçmen kızı ve etrafında bulunan eski arkadaşlarımız unutmayın!!!

Bu konu, yani 12 Eylül kepazeliği o kadar kara bir sayfa ki, hangi konunun üzerine örtülse olayın aslını bozmaya pek bir mahir.

Demem o ki, Nurettin Soyer ve yaptıkları Ülkücü camianın unutmayacağı, unutamayacağı bir kara leke olarak tarih sahnesinde bir utanç sayfası olarak yaşamalı, unutturulmamalı.

Ancak unutulmasın ki o şerefsiz sayfalar hatırlatılınca Tunç oğlanın gönlü pek bi hoş oluveriyor. O konu güleç oğlumuzun bir şeref madalyası gibi çünkü, aynı yatağa "seve seve" girdiği CHP görünümlü HDPKK lı cenah, sizler bu konuyu açtıkça Soyer'lerin geçmişinden etkilenerek onu ilahlaştırıyorlar.

Geçmişte olan çirkin olayları fatura etmek mi istiyoruz? sandığa gideceğiz ve oyumuzu Tunç Oğlan'a vermeyeceğiz, yakınlarımıza tesir ederek verdirmeyeceğiz. Güleç oğlan o zaman kimi öper pek merak ediyorum.
Saygı ve Adalet le
#Horasan