christian rosenkreuz

christian rosenkreuz

@christian rosenkreuz yazar
405
entry
5
takipçi
7
takip edilen
822
beğeni
291
favori
13,019
puan
Efsane Yazar
çevrimdışı
02 kasım 2018'dan beri üye
Sözlük yazarlarının kendi eserleri
minicik bir hedwig's theme çalışması. diyezlere ve bemollere giriş yaptım böylece. ama şu nefes olayını hala ayarlayamadım...

YouTube video
meiji restorasyonu
modern japonya'nın tohumlarının atıldığı restorasyon.

bu restorasyonda yapılan anayasa epey kısadır aslında. benim okuduğum versiyonu 4 sayfa bir şeydi. ama asya'nın ilk anayasasıdır.

bu dönemde japonya sanayileşmiş ve batılı ülkelerle neredeyse eşit konuma gelmiştir. üstüne bir de japonya 1905 yılında rusya'yı yeninde japonya artık bir batı ülkesi olarak görülmeye başlanmıştır.

dönem hakkında yazılmış en güzel roman bocchan'dır bence. türkçe çevirisi var mı bilmiyorum ama, hiç rastlamadım. ben sesli kitap olarak japonca dinlemiştim. aynı bizdeki 1923-1938 dönemi gibidir bu dönem.

mesela bu dönemde kimono giyen japonlar köylülükle özdeşleştirilmiştir. şehirli kadınlar kimono giymeyi terk etmiştir.
italya
bayrağı az kalsın fransa ile aynı olacakken napoleon bonaparte'ın araya girmesiyle yeşil, beyaz, kırmızı renklerden oluşan bayrağa sahip olmuş ülke. yeşil renk ise devrimcilerin üniformalarından gelir.
napoleon bonaparte
sözde devrimci olup, koltuğu kapınca emperyalist olmuştur.

sanki italyanları demokrasi devrimleri için o örgütlememiş gibi.

demek ki tarihin gidişatı hiç değişmiyor. insanlar hep aynı.
sözlük yazarlarının kaleminden şiirler
karanlık bir gecede yağan kar gibi,
karanlık gecemi aydınlattın.
karanlık olsa da, ay ışığı gibi,
karmaşıklığı gösterdin, karanlığın içinde.

solgun halin bile,
solgun güneşten daha sıcak.
sormak istedim ama soramadım,
sonsuza kadar sevip sevmeyeceğini.
budizm
meiji dönemi'nde japonya'da bazı okullar haricinde yasaklanmıştır.

esasında geçmişte imparatorların çoğu budist olsa da meiji "bizim shinto inancımız var ulen!!!" demiş ve budizmi ekarte etmiştir.

zaten japonya'daki budizm diğer budist ekollerden farklıdır. yukarıda yazmıştım.
game of thrones
tüm kurgu evrenlerin en bilge karakteri tyrion lannister'ı içeren kitap serisi ve tv dizisi.

millet hep "offf aabi littlefinger tam machiavelli" dese de esas machiavelli bu adamdır.

içimden bir ses herkes ölecek sadece bu adam sağ kalacak, westeros'a cüceler hakim olacak diyor.
cersei lannister
acıların kadınıdır...

YouTube video
kedi
sinirlenince halıya sıçan hayvan.

evet, bugün başıma geldi bu.

sanırım "yaptığın işe sıçayım" mesajı vermek istedi.

iyi ki "yaptığın işi s****" demek istemedi. o zaman ne yapardı kimbilir...
az bilinen görgü kuralları
kapalı mekanda şapka takılmaz. sadece kadınların saçlarına tutturduğu şapka türleri kapalı mekan için uygundur.

elinizde eldiven varken birisinin elini sıkamazsınız. kabalıktır. sağ elinizin eldivenini çıkartınız. ama kadınların eldiveni için bu kural serbesttir. isterlerse eldivenlerini çıkartmayabilirler.

bu sağ el olayı da orta çağ'a uzanıyor esasında. bir ara yazarım.

bu arada aman diyeyim birilerine eldiven falan atmayın. burada "ne atıyon lan!!!" derler ama avrupa'da başınıza iş alırsınız. çünkü açık açık "seninle hesaplaşacağım!" demektir bu.
makyaj yapmayan kadın
benim çok sevdiğim ve hayalimdeki kadın cinsidir. biraz öznel bir girdi oldu kusura bakmayın.

gerçekten ne parfümden, ne de makyajdan çok hoşlanırım. bunlarla işi olmayan kadınlar bana çok daha çekici geliyorlar.

bugüne kadar sadece tek bir tane makyaj yapan kadından hoşlandım, o da zaten bu işin profesyoneliydi. makyaj yaptığını bile anlamamıştım.
ufku sekiz katına çıkaran bilgiler
bir insan kendi kendisine yetiyorsa, arkadaşı olmasa bile yalnız değildir.

eğer bir insan çok yılışık ve insanlarla çok fazla samimi olmaya çalışıyorsa bu insan boş beleş bir insandır.

aynı şekilde sürekli insanların beğenisini kazanmaya çalışan da boş beleş bir insandır.

yaşamak bir sanattır. bu sanatı da en iyi schopenhauer'den öğreniyorsunuz. kendisini bol bol okuyun derim. en azından yaşamınızın bundan sonraki kısmı anlamlı geçer.

bu arada bugün bunları düşündüm:

insanlar ve devletler gerçekten birbirlerine çok benziyorlar. schopenhauer okudukça bu konunun üzerinde daha çok düşünmeye başladım.

nasıl ki kendi kendine yeten bir insan, arkadaşsız da mutluysa; kendi kendine yeten bir ülkenin de hem içerisiyle hem de dışarısıyla fazla sourunu olmaz.

bir insanın sağlıklı bir şekilde aile kurup çoğalması için varlığının kendisine yetmesi yetmez. kendisi gibi 3-4 kişiyi de besleyecek bir durumda olmalıdır. neticede eşi çalışıyor bile olsa kara gün var, ak gün var. maddi sıkıntı her an kapıdadır.

aynı şekilde devletler de artık serveti kendisinin boyunu aştığı sürece büyürler.

bunun en güzel örneği japonya sanırım. meiji dönemi'ne kadar içe kapanık yaşayan ülke sanayileşip gelişmesiyle kore'ye ve çin'e ve hatta avustralya'ya doğru yayılmaya başlıyor.

elbette bunlar benim kendi düşüncelerim. yanılıyor da olabilirim.
pierrot lunaire
dinlemesi zor bir arnold schoenberg bestesi.

YouTube video


bu adamın müziği hakkında birisi "aynı anda 12 farklı dilde konuşan birini dinlemek gibi" demişti. hakikaten öyleymiş. tondan tona geçiliyor beste sırasında, insan ambale oluyor...
do majör
içerisinde hiç arıza bulundurmayan bir müzik dizisi.

bütün majör dizler do majörden yola çıkılarak oluşturulurlar.

eşi ise la minördür. o da do majör gibi arızasızdır. evet, ben ilgili minörleri majörlerin eşleri gibi görüyorum.

arızasız olduğu için genelde saflıkla eşleştirilir.

gerçekten de çok uhrevi bir havası var. esasında bu gam zaten bir ilahiden alınma. kiliselerde gam falan bilinmiyor henüz. modal müzikle müzik yapılıyor o dönem. zaten daha nota yok ki adamlar gam bilsin...

YouTube video


işte guido d'arezzo amca, bu ilahinin ilk hecelerinden bu gamı oluşturuyor:

ut-re-mi-fa-sol-la-si

mesela bir de şu halk şarkısına bakalım:

YouTube video


ne kadar da saf değil mi?

ya mozart'ın şu piyano sonatı?

YouTube video


gerçekten çok hayranım bu gama... çok fantastik ve büyüleyici bir gam.

ama arıza olmadığı için de sıkıcı olmayan bir beste yapmanın en zor olduğu gamlardan birisi olsa gerek. hiç gerilim yok...
enya
gerçek adı Eithne Pádraigín Ní Bhraonáin olan, ingilizce adı Enya Patricia Brennan olan şarkıcı, söz yazarı, müzisten ve prodüktör.

müzik yaşamına ailesinin grubu olan clannad'a 1980 yılında girerek başlamıştır. bu grupta klavye çalmış ve geri vokal yapmıştır.

1982 yılında clannad grubunun menajeri nick ryan'ın prodüktörlüğünde solo kariyerine başlamıştır. ayrıca nick ryan'ın karısı roma ryan'da enya için söz yazarlığı yapmıştır.

ilk başta kelt müziğine odaklanmışken, zaman içinde new age'e kaymıştır. ayrıca bugüne kadar 10 farklı dilde şarkı söylemiştir.

uluslarası ününü orinoco flow isimli single'ı ile kazanmıştır.

ayrıca hepimizi hayran bırakan the lord of the rings'in ost'sinde de aniron ve may it be isimli şarkıları söylemiştir. filmin müziklerini yapan howard shore ise film müziklerinin hepsini enya'nın müziklerinden ilham alarak yazdığını söyleyecektir daha sonra.

şarkı söylediği diller:

ingilizce, irlandaca (keltçe?), latince, gallerce, ispanyolca, fransızca, japonca.

ayrıca lotr müzikleri için elf dilinde ve loxian adında latince'den esinlenilmiş bir yapay dilde de şarkı söylemiştir.

kendisi lotr filminden önce de tolkien'den ilham almıştır. hatta lotlorien isimli bir şarkısı da vardır.

epey albüm ve şarkı kaydı yapmış olmasına rağmen, konser verme konusunda pek pozitif düşünmemiştir. japonya'da kendisine konser başına 500.000 sterlin teklif edilmiş ama bunu bile kabul etmemiştir.

sadece bazı dini törenlerde (kendisi koyu bir katolik) ve isveç kralı carl xvi gustaf'ın doğum gününde sahne almıştır.

2006 yılında 75 milyon sterlinin üzerinde serveti olduğu açıklanmıştır. 2016 yılında ise serveti 91 milyon sterline çıkmıştır.

2017 yılında bir balık türüne ismi verilmiştir.

ayrıca doğumgünlerimiz aynı olduğu için kendisine ayrı bir sempatim vardır. arşivime katmadığım albümü yok gibidir.

şuradan şarkılarını kronolojik olarak dinleyebilirsiniz:

YouTube video
güven sözlük yazarlarının hikayeleri
günlerdir ne bir satır, ne bir kelime yazabildim. aklıma gelen fikirleri bir türlü kağıda dökemiyorum...

ne şiirler, ne roman temaları, ne hikayeler geldi aklıma. ama ne zaman daktilomun başına otursam saatlerce bir şey yazabilmek için bekliyorum.

yine böyle, hiçbir şey yazamadığım günün gecesinde dışarı çıktım. ne sevgilim, ne de bir arkadaşım olduğu için yıllardır yalnız dışarı çıkıyordum ve bu duruma alışmıştım artık.

"belki 1-2 kadeh şarap içersem yine yazma isteği gelir..." diye düşünerek her zaman gittiğim bara gittim. herkes ya flört ediyor ya da arkadaşıyla beraber... ben hariç...

artık garsonlar da beni tanıdığı için gelir gelmez şarabımı önüme koyuyorlar. garsonlarla bile çok fazla konuşmuyorum bu sebeple.

bu sefer bir şeyler farklıydı ama. sanki bir çift göz bana bakıyor gibiydi.

ilk başta umursamadım ama kadının hala bana baktığını fark edince kadehimi kaldırdım. başımla selam verip tekrar kendi dünyama döndüm.

ama anlaşılan o ki kadın beni dünyamda rahat bırakmak istemiyordu. karşıma oturdu.

"bugün yalnızınız sanırım?"

"sadece bugüne mahsus bir durum değil..."

"belki bugün yeni bir başlangıç olur hayatınızda?"

"hiç sanmıyorum... beni tanımadığınız için böyle diyorsunuz..."

"o halde tanışalım?"

işte bu beklemediğim bir durumdu. böyle şeylere çok yabancı olduğum için ne yapacağımı bilemedim.

"giray afşar, ya siz?"

"ayça akaltın"

"yoksa o ayça akaltın mı?"

ayça akaltın... neredeyse 50 yıldır hiç değişmeyen şarkıcı...

"evet"

dedikleri kadar varmış... gerçekten de çok güzel...

"çok şaşırdım. sizinle burada karşılaşmak... ve gerçekten çok güzelsiniz... b.. ben..."

güldü.

"evet, hep bu tepkiyi alıyorum."

"ama insanlar haklı değil mi? siz şarkıcılığa başladığında annem ve babam bile doğmamıştı neredeyse..."

"tanıştığım erkekler arasında en genç olanısınız o halde."

yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi.

"neden başbaşa kalabileceğimiz bir yere gitmiyoruz giray bey? hem belki size bir şarkı söylerim?"

"b... be... ben... bilmiyorum... gitsek mi ki?"

ne yapacağımı bilemez haldeydim... karşımda 50 yıldır güzelliğinden kaybetmemiş bir kadın var, ama bir yandan da içimde kötü bir his...

"siz bilirsiniz?"

"peki o zaman, gidelim..."

en azından belki yazacak ilginç bir olay yaşarım diye teklifi kabul ettim. ama yine de içimde kötü bir his vardı.

doğrusunu söylemek gerekirse bunlardan başka o gece ne olduğunu hiç hatırlamıyorum. gözümü açtığımda evdeydim ve yanımda da bir zarf vardı. zarfı açtığımda içinde "eğer sen de kabul edersen, hayatın tamamen değişecek" yazıyordu.

ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum...
sir arthur conan doyle
tarihi kurgu konusunda vasat bir yazar olan yazar.

açıkçası sherlock holmes'da çitayı öyle bir noktaya koymuş ki adam tarihi romanlarını okuduğunuzda üçüncü sınıf fantastik kurgu romanı okuyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.
rönesans müziği
15. yüzyıl gibi başlayıp 17. yüzyıl ile beraber yavaş yavaş eskiyen müzik türü. yerini barok müziğe bırakmıştır.

bu müzikteki franko-flaman ekolü ile birlikte müzikte polifonik dönem başlamıştır.

ayrıca matbaanın ortaya çıkması ile beraber nota kağıtlarını hazırlamak ve satışa sunmak daha kolay bir hale gelmiştir. böylece müziğin kuralları da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır.

ilginç bir şekilde ton dışı notalar süsleme yapmak amacıyla çok kullanılmıştır bu müzikte. ama barokta bu alışkanlık terk edilmiştir.
binali yıldırım
"yemin sadece bir formalite" diyen bir insanın kurduğu partiye mensup insan.

çok da fazla bir şeyler beklemiyorum o sebeple.
francis bacon
22 ocak 1561 - 9 nisan 1626 tarihleri arasında yaşamış olan ingiliz filozof, devlet adamı, hukukçu.

bilimsel yöntemi ortaya çıkaran kişidir kendisi. böylece avrupa'nın bilimde kısa sürede çok büyük işler yapmasına vesile olmuştur.

kendisi kraliçe elizabeth ile cambridge'de henüz öğrenciyken ile tanışma imkanı bulmuş, elizabeth kendisinin bilgeliğinden çok etkilendiği için hemen saraya aldırtmıştır.

kendisi yaşama amacını "bilime, devlete ve tanrı'ya hizmet" olarak tanımlamıştır. zaten bir püriten olarak da epey dindardır kendisi.

bilime adanmış ömür, bilime adanmış olarak son bulmuştur. "buzdolabı yapacağım!!!" diye yola çıkan francis bacon, soğuğun çürüme üzerindeki etkilerini araştırırken zatürre olmuş ve ölmüştür.