confessions

kleopatra

dudaklardan düşmeyen şarkı - 1. Nesil Yazar

  1. toplam giri 373
  2. takipçi 25
  3. puan 6218

kadınları çekici yapan özellikler

kleopatra
Bende olmayan özelliklerdir.
Hayatımdaki erkeklerin -istisnasız- ya annesi ya ablası ya bacısı ya da askerlik arkadaşı statüsündeyim.
Bir tek babamın kızıyım sanırım.
Ya telefon numaramı veriyorum, “kleopatra ana diye kaydediyorum” diyor çocuk.
Bir başkası “kardozo” diyor.
Bir diğeri “müdür” diyor.
İçlerinde en rütbeli olanı “reis” diyor.
Günlük yaşantı içinde duyduğum “adamsın” ve “sıkıntı Yok, sen bizden sayılırsın” lafları da cabası. Sanırsın askerde karda yan yana sürünüyorduk.
Sıfır trip, sıfır cilve, bol samimiyetle sonuç bu. Bu denklemde bende olan-olmayan şeyleri bulunca bir kadını çekici yapan özellikler de kendiliğinden çıkıyor ortaya. Benim denklemimin kökü cilve çıktı.
4

kadınların kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanması

kleopatra
Katılmadığım önerme.
Kadınların hoşlandıkları erkeklere güldüklerini düşünüyorum.
Kendisini güldüren erkekten hoşlanan kadın ya mizahtan anlamıyordur ya yüz kaslarını unutacağı kadar süredir gülmemiştir ya da karşısındaki erkeğe resmen “bana soytarılık yap” diyordur (bu üçüncü seçeneğe dikkat).
Hoşlanmak-hoşlaşmak, tek taraflı bir seçme seçilme işleminden ziyade karşılık bir eleme-ayıklama süreci gibi geliyor bana. Kadın hoşlandığı erkeğe Güler; erkek, hoşlandığı kadının yüzünü güldürmeye çalışır.
Aksi halde tüm bu gülme-güldürme süreci işin ismi konuncaya kadar geçerli oluyor gibi geliyor bana.

yatsı namazı

kleopatra
Eda edildiği süre zarfında, izafiyet teorisini doruklarda hissettiren farz vakit namazıdır.
Bunu her akşam erken kılmak için niyet edip, her akşam bu sözümü çiğnerim.
Bir de Pazartesi başladığım diyetlere bu kadar sadakatsiz davranıyorum zaten.

sınıfsız toplum

kleopatra
Günümüz dünyasında, mevcut koşullar altında, gerçekleşmesinin mümkün olmadığını düşündüğüm toplumdur.
Zira içinde bulunduğumuz sistem, esasen devamlılığını mevcut sınıf Farkı ve çatışmasıyla sağlamaktadır.
Şöyle düşünün, bir zamanlar Hindistan'da yürürlükte olan kast sisteminde, toplum tabakalara ayrılmıştı ve bu tabakalar arasındaki sınır katı bir şekilde insanlara dikte edilmişti. Orada sınıflar vardı fakat -burası önemli- sınıf çatışması yoktu. Çünkü bir çiftçi ne kadar zengin olursa olsun aristokrat Veya asker veya din adamı sınıfına mensup olamayacağını biliyordu. Sınıflar, insanların bir genetik özelliği gibi algılandığı için insanlar belki mensup olmadıkları tabaka için hayıflanıyor ama bunu değiştirmek için mücadele vermiyordu.
Günümüz dünyası ise sınırları net bir sosyal katman sistemi oluşturmamış ve genellikle soyut, herkes için geçerli ve genele uygulanır nitelikte hukuk sistemleri benimseyerek, sistemin kendi içinde sınıflanmasını sağlamıştır.
Bir hukuk sistemi, bir yasa, bir toplumsal mutabakat Veya bir otoritenin varlığını kabul etmek, başlı başına kişinin elini kolunu bağlayan bir şeydir.
Günümüz sisteminde belki gözle görülür sınıflar yok lakin çok şiddetli bir sınıf çatışması var. Bunun sebebi ise, sistemin, günün birinde içinde bulunduğumuz sınıftan bir üst (veya arzu edilen bir diğer) sınıfa atlayabilecek olma umudunu bize pazarlamış olmasıdır.
Sistem bize hiçbir zaman “sen şunu alamazsın Veya şunu yapamazsın” demez. Onun yerine “çok çalışırsan Veya bedelini ödersen, neden olmasın” der.
Hindistan'da kast sistemin uygulandığı bir vakitte, kişi ne kadar zengin olursa olsun içinde bulunduğu sınıfı değiştiremeyeceğini biliyorken acaba piyango biletlerine ilgi olur muydu diye düşünüyorum şu anda. Acaba bizdeki gibi nimet abla gişesinin önünde kuyruk olur muydu?
İngiliz filozof isaiah berlin'in “İki özgürlük kavramı” diye çevirebileceğimiz bir makalesi mevcut. Orda özgürlük negatif ve pozitif diye ikiye ayrılır. Negatif özgürlük, otoritenin, herhangi bir işlemi gerçekleştirme konusunda bireyi kısıtlamaması şeklinde ifade edilirken; pozitif özgürlük, otoritenin, bireyi gerçekleştirmek istediği şeyler hususunda gerekli imkanlarla donatması olarak tarif edilir. Mesela negatif özgürlüğe göre devlet sizin makyaj yapmanıza izin verir, buna ilişkin bir kısıtlama koymaz. Ama aynı devlet, sizin gerekli makyaj malzemelerinizin olup olmadığıyla da ilgilenmez. Pozitif özgürlükte ise devlet, siz makyaj yapmak istediğiniz için size gerekli olan kozmetik ürünlerini almanızı sağlayacak yardımlarda bulunur.
Liberal bir bakış açısı esas olarak negatif özgürlükle yetinir ve pozitif özgürlüğün, devletin kısıtlı olması gereken otoritesinin fazlaca dışında kaldığını düşünür.
Gelelim bizim sınıfsız toplumumuza ve sınıf çatışmamıza.
Kimse bize şu markadan alışveriş yapamazsın demez. Yeter ki ekonomik imkanlarımız arzularımızı karşılasın. Bizim sınıfımız o kadar bellidir ki, bizi ürkütmemek için “tüketici yasası” bile düzenlerler. Klasik bir satım ilişkisinin alıcı ve satıcı şeklindeki taraflarından birini “tüketici” olarak ayrıca adlandırsanız bunun adı düpedüz sınıflaşma olur.
Anayasada herkesin eşit haklara sahip olduğunu belirtip, bir de üstüne “emek” kavramanın korunamsı için “iş hukuku” ve “sendika” kavramını ortaya atarsanız siz işçinin hakkını korumaktan çok ona “işçisin sen, işçi kal” demiş olursunuz.
Bir otoriteyi tanımanın, insanın elini kolunu bağlayacağını yazmıştım. Bizim hakkımızı korur gibi görünen şeyler belki de hareket alanımızı kısıtlayan şeylerdir.
Biz sınıfsız ve eşit haklar taşıyan insanlar olduğumuzu düşündükçe çatışmamız neden artıyor o zaman? Birleşmiş milletler ve Avrupa insan hakları mahkemesi varken neden feministler kadınların haklarını savunmaya “bayan değil kadın” diyerek başlıyorlar? Bağdat caddesi'nden geçen halk otobüsündeki bir yolcu acaba Beymen'in önündeki durakta otobüs durduğu zaman içinden “ya sabır” diyor mudur?
Sınıfsız toplum olabilir mi bilmiyorum ama sınıf mücadelesi olmayan bir toplum olsa hiç fena olmaz aslında. Belki o zaman insanlar tadını hiç sevmedikleri kahveleri sırf bardağın üstünde isimleri yazdığı için içmekten vazgeçerler.

çiğ köfte

kleopatra
Gerçeğini yemek isteyenlerin öncelikli olarak şanlıurfa'da yemesini tavsiye ettiğim yiyecek.
Zira envai çeşit usta unvanlı şahısların işletmelerinden aldığınız o şey, bakın “şey” diyorum çünkü henüz mutfak kültürünün bir unsuru olarak tanımlayabileceğim bir içeriğe sahip değil, ezilmiş bulgur üzerine inşa edilmiş bir bakteri yuvası oluyor.
Gerçek çiğköfte ile alakalı birkaç bilgi verip konuyu kapatıyorum;
1- çiğköftede nar ekşisi olmaz.
2-çiğköftede zeytinyağı olmaz.
3-çiğköfte, lavaş ekmekle yenmez.
4-çiğköftede çiğ et vardır ve bu et kıyma et değildir. Vazelin kıvamında çekilen kırmızı ettir.
5-çiğköfte içerisinde çiğ et barındırdığından dolayı yapıldıktan sonra çok hızlı bir şekilde tüketilir, yani bir güne yakın servis süresi yoktur.

Not: Gerçek çiğköfte yemek isteyen yazarlarımzı, şanlıurfa'da Bulunduğum bir zamanda ağırlamak isterim.

çocukken hayal edilen meslek

kleopatra
Temelini, abimin duvara astığı bilim teknik dergisi posterinden alan meslektir.
Posterin bir köşesinde Melül melül bakan ilk kopya koyun dolly vardı ve evet yanlış tahmin etmediniz sekiz yaşındaki kleopatra çok uzun seneler sürecek genetik mühendisi olma hayaline o zaman kapıldı. Şu anda yazarken düşünüyorum da o zamanlar bir şeyleri başaracağıma daha çok inanıyormuşum. Genetik mühendisi olup bir sürü ( burada küçük baş hayvan topluluğu anlamındaki sürü değil; pekçok anlamındaki sürü ifadesi kullanılmıştır) kopya koyun yapıp, kurban bayramında daha çok kurban kesilmesini sağlamak istiyordum. Tabi dünyayı kurtarmaya yönelik projelerim de vardı. Sonra hayallerimin üstüne Avrupa yakası'ndaki Volkan'ın civciv Saliha'nın üstüne oturduğu gibi oturdular. Yine de bir şeyler yapmaya çalışacağım bakalım bakalım...

güven sözlük

kleopatra
Yazarlarının başlık açmada bir miktar sıkıntı çektiğini düşündüğüm sözlük.
İçerik çeşitliliği olarak değil, başlık yapılmak istenen unsurun kavramsallaştırılması bakımından. Başlıklar mümkün mertebe önerme şeklinde olmalı ve soru ya da şahsi düşüncelere yönelik olmamalı diye düşünüyorum. Soru anlamı arttıkça forumsal bir yapıya evrilme durumu söz konusu olur çünkü.

kız istemede oğlumuz da sözlükte yazar demek

kleopatra
Akabinde damat adayının transkripti yerine karma puanının ve sabıka kaydı yerine banlanma dökümünün müstakbel kayınpedere sunulması şeklinde olayların cereyan etmesine sebebiyet verecek cinste bir açıklamadır.
Kayınpeder olsam ilk olarak nickaltı girilerini ve anın görüntüsü başlığını kontrol ederim.

sati geleneği

kleopatra
Dul yakma geleneği olarak çevirebiliriz.
Sati yahut suttee kelime manası itibariyle “erdemli-sadık eş” demektir ve kendisini kocasıyla yakan-öldüren kadınlara (kocalarının ölümü üzerine cenaze töreninde kocasıyla birlikte yakılma) verilen isimdir. Bu adet, 19. Yüzyılın sonlarına kadar Hindistan'ın çeşitli bölgelerinde uygulanmaya devam etmiştir.

külotlu çorap

kleopatra
Koca bir neslin bacak boyuna ve formuna kuşku ve endişe ile yaklaşmasına sebebiyet veren tekstil ürünü.
Okuduğum lisede sadece beyaz ve gri çoraba izin veriyorlardı, siyah çorap giymemiz yasaktı. Hala merak ederim neden yasak olduğunu. Cidden sebebini bilen varsa lütfen beni aydınlatsın.
Parmak ucu ve diz kapağı arkası aşınmaya müsaittir. Onun dışında yerli yersiz ufak sürprizlerle de karşılaşabilirsiniz tabi. Bir kere kaçtı mı bir noktası, önlemi alınmadığı takdirde, fay hattı gibi ilerliyor mübarek. Uhu ve oje ile istinat duvarı örme, hanımefendilerin sıklıkla tercih ettiği metotlardır.
Bu arada istediğim bedene inip ömrümün geri kalanı boyunca siyah giyinmeye başlamadan önce birgün bunun pembesini alıp kendimi tatlış bir hanım olarak hissetmek istiyorum.

anubis

kleopatra
Mısır mitolojisinde ölüler ve yer altı tanrısıdır.
Genellikle elinde tuttuğu ankh ile tasvir edilir.ankh, anahtar Veya sandalet kayışı şeklindedir. Ve ebedi yaşamı simgeler.

bebek

kleopatra
Kendine has kokusu bulunan insan minyatürü.
Her an büyüyor ve değişiyor, haliyle gözünüzü ondan çevirdiğiniz anda vakit kaybı yaşıyormuş gibi hissetmenize sebebiyet veriyor.

valiz hazırlamak

kleopatra
Gerçekleştirmemek için 15 raund boyunca direnen rocky balboa gibi direndiğim eylem.
Bu kadar direnci bir de geçmişimle yüzleşirken gösteriyorum zaten.
Bu valiz bu gece almaya'dan Türkiye'ye kesin dönüş yapılıyormuş gibi kapanacak, yarın kutsal ahit sandığı gibi taşınacak ve akşamında Burhan altıntop'un Kol çantası gibi patlama suretiyle açılacak. İçinden abeküs çıkmaz umarım.

nickiyle bağlantısı olan yazarlar

kleopatra
Aralarında olmak istediğim fakat muhtemelen olmadığım yazarlardır.
Yaz mevsiminde üstü taşlı altın sarısı sandaletler giyerek kendimi avutuyorum ben de. Ama fena olmaz mıydı, tahtta oturup bir elimle üzüm yiyip, muhafızlarrr diye seslenmek ( yok bu roma imparatorluğu'na daha çok uydu sanki )
4

90 60 90

kleopatra
Bildiğim kadarıyla, orantılı bir şekilde büyütüldükleri takdirde, barbie bebeklerin sahip ol(a)madığı vücut ölçüsü.
Ben mi? Beni geçin canım, 90-180-360 şeklinde gidiyorum, evet gözünüzün önünde yılbaşı ağacı belirdi değil mi, işte o benim.

yazarların şu an duymak istediği cümle

kleopatra
İstemelerine rağmen muhtemelen duyamadıkları cümledir.
Benim için; “iç şunu, sabaha kadar hiçbir şeyin kalmaz.” Cümlesidir.
Boğazım zımpara kağıdıyla okşanmış gibi.
Burnum, Türk silahlı kuvvetleri'nden daha aşınmış halde.
Alnım-başım, Ümraniye'de patlayan çöp yığını kadar dolu.
Önerilere açığım.
2

istanbul

kleopatra
Çok uzun seneler Osmanlı devleti'ne başkentlik yapmış, günümüzde ise ülkemizin en büyük şehri olma özelliğini elinde bulunduran şehir.
Yedi tepeli şehir de denir ( bu tepelerin içinde Çamlıca tepesinin olmadığını hemen belirtmeliyim ).
Fatih sultan Mehmet'in fethettiği kısmı bugün Fatih ilçesi olarak bilinen suriçi bölgesidir. O zamanlar İstanbul, suriçine ek olarak üç ilçeden oluşan bir şehirdi. Yani: suriçi+ Eyüp+ Üsküdar+ Galata( Beyoğlu).
Şu anda ise en fazla mülteci ve Yabancı uyruklu Fatih ilçesinde ikamet etmekte.

risk almayı sevmek

kleopatra
Beni büyüleyen bir özellik. Buna sahip olanlara saygı duyuyorum.
En yakın arkadaşımın isteme törenine giderken, olur da kumandanın pili biter de klimayı çalıştıramayız diye düşünüp ( bahsettiğim olay yazın ortasında Şanlıurfa'da gerçekleşti çünkü) yedek pil götürmüş bir insan olarak ben risk almayı sevemiyor ve haliyle başaramıyorum.

namaz

kleopatra
İslamiyete mensup kişilerin, gerçekleştirmesi gereken bir ibadettir.
Bana ilginç gelen yanı ise şu: her rekatta okunan Fatiha suresi'nde Türkçe mealen “bizi doğru yola ilet, sapıklarınkine değil” anlamına gelen bir ifade söylenmesine rağmen, çoğu kişinin, kendi islam anlayışına uymayan şahısları itikadı bozuk diye nitelendirmesidir.
Surede “allah'ım Bizi doğru yola ilet” diyoruz. Yani biz doğru yolda olup olmadığımızı bilmiyoruz ve doğru olsa dahi her an o yoldan çıkabiliriz, her daim bizi doğru yola sen ilet dedikten sonra bu kadar itikat ve mezhep çatışmasının içinde patinaj çekmek de ne bileyim...

çift cinsiyetlilik

kleopatra
Bu özelliğe sahip olan her canlı türü için “hasta-hastalık” değerlendirilmesi yapılamayacağını düşündüğüm özellik.
Örneğin bazı bitkilerde hem erkek organ hem de dişi organ aynı bünyede bulunur (Gül gibi), bazılarında ise erkek organı taşıyan bitki ile dişi organı taşıyan bitki ayrı ayrı mevcuttur.
İnsanlarda dahi biyolojik olarak bir anormallik olarak kabul edilse dahi hastalık olarak kabul edilebileceğini sanmıyorum. Hastalık doğası gereği “arızi” yani sonradan gelen bir durumdur. Çift cinsiyetlilik ise -benim bildiğim kadarıyla- kromozom bozukluğuna dayalı doğuştan bir durum.
Eş anlamlı olarak hermafroditlik ifadesi kullanılır ve bu kelimenin “afrodit” ve “ifrit” kelimeleri ile bağlantısı olduğu kabul edilmektedir.

oje

kleopatra
Çeşitli renk seçeneklerinin bulunduğu genellikle hanımların kullandığı, tırnaklara sürülmesi suretiyle uygulanan bir çeşit kozmetik ürünü.
Özellikle koyu renkli olanlarını tırnaklardan çıkarmak büyük meşakkat ister.
Hatta bordo renk ojeyi çıkaran şahsın, lady macbeth'in kanlı ellerini yıkayıp yıkayıp temizleyememesi üzerine ettiği feryat gibi feryat etmesi muhtemeldir.

onursal yazar

kleopatra
Kötü gün dostu kavramının teknik boyutta ve sözlükte olan hali sanırım.
Gerektiği zaman yardım eden onun dışında pek ortalarda görünmeyen bir kral arthur bir de Hızır Aleyhisselam var zaten.

yaz tatilinde kur'an kursuna gitmek

kleopatra
Geleneksel İslamcılığın mihenk taşlarından olan eylem.
Bu eylemi kendi isteğiyle gerçekleştiren kaç çocuk var merak ediyorum. Mutlaka gitmek isteyen vardır, fakat genellikle yılın 9 ayını okulda geçiren çocuklarının 3 aylığına ayaklarına dolanmamaları için ebeveynlerin tercih ettiği şahane! Bir çözüm yolu olduğunu düşünüyorum.
Harika bir olay değil mi? Çocuğunun dini gelişimine zerre katkısı olmayan aile, çocuğu kuran kursuna gönderiyor. Amaç: Allah'ın kelamını öğrenmek. Süre: sadece üç ay.
Yukarda bir yazarımız bir sonraki sene tekrardan cüzden başlamayla alakalı bir entry yazmış. Onu yazan parmaklarını öpüyorum, çok doğru bir yere dikkat çekmiş zira.
Bir sonraki sene tekrar cüzden başlamak demek, okumayı öğrendikten sonra o kitabı hiç okumamış olmak demektir. Hani Allah'ın kelamıydı? Sanırım milli eğitim bakanlığı müfredatıyla çakışınca bizim Harika hassas ailelerimiz dini rafa kaldırıyorlar.
Din, boş zamanı doldurmak için öğrenilmez.
Çocuğu sadece yazın kuran kursuna gönderip sonrasında onun üstüne hiçbir şey koymayan ebeveyn sonra çocuğunun bayramda kendisini aramamasına veya sadece Cuma ya da bayram namazlarını kılmasına ses etmesin.
Bu gözle baktığımız sürece din sadece geleneklerden ibaret olur. Hiçbir zaman o bilgileri sindiremez kişi. Bir zaman sonra bilgiler merak da uyandırmaz. Sadece ritüellerden oluşan bir din gelenekselleşmeye ve müesseseleşmeye mahkumdur. Çocuğa anlamını bilmediği bir dilin seslendirmesini öğretiyorlar sadece. Keşke tüm yaz boyunca sadece Fatiha suresinin anlamını öğretseler.

güven sözlük

kleopatra
Üye olduğum için mutlu olduğum, “iyi ki üye olmuşum” dediğim sözlük.
Başka bir sözlükte tanıdığım bir arkadaşım buradan bahsetti ve burda yazacağını söyledi. Sonra bana “geliyor musun gelmiyor musun?” Diye sordu. İlk başta teşekkür edip gelmeyeceğimi söyledim. Zira arkadaşımı tanıdığım sözlükte dahi neredeyse hiç yazmıyordum. Sonra aniden fikrimi değiştirdim ve üye oldum.
Ortamı ve ortaya çıkış fikri çok hoşuma gitti. Gayet seviyeli yazarlar var. Ve bu durum beni yazmaya, katkı sağlamaya teşvik ediyor. Bu ortamın devam etmesini temenni ediyor ve kurucularını ayrıca tebrik ediyorum.

insanın en hastalıklı duygusu

kleopatra
Aynı zamanda hayata aynı pervasızlıkla devam etmeyi sağlayan motivasyon duygusudur.
Benim için şudur: kişinin en büyük kazıkları kendine atması.
Evet kişi en büyük haksızlığı ve saygısızlığı kendine yapar çoğu zaman.
Kendisiyle sözleşir insan, Allah'la da sözleşir ( mesela kitabı mukaddesin Tevrat kısmına eski ahit, incil kısmına da yeni ahit derler ). Ama ilk yol ayrımında sözüne ihanet eder.
Belki de Halil cibran haklıdır, insan, kuralları yıkmak için düzenliyordur.
Her yol ayrımında bir şey öğrenir insan. “Bir daha asla yapmayacağım” der kendine. Bir sonraki yol ayrımında “ama bu diğerlerinden farklı” diye kandırır kendini. Yine en büyük kazığı kendine, kendi öz saygısına atmıştır.
Aldığı dersle “bu kez son” der insan. Aslında bu son, sadece anlık bir rahatlama sağlar ona. Çünkü insan en temelde, karar almanın verdiği hazzı ve tüm günahlarından arınmışçasına temiz bir başlangıç yapma hissini tekrar tekrar yaşamak için aldığı kararları çiğner.
Dolayısıyla insan her seferinde yoluna devam edebilmek için kendisini dolandırmış olur.

itiraf köşesi

kleopatra
Sözlük yazarlarından inciler tadında bir köşedir.
Mesela bir inci de benden gelsin; küçükken hz. Kısaltmasını bir peygamber unvanı sanıyordum. Av., dr., gibi. Adının başında hz. Olan herkesi peygamber sanıyordum. Dört Halifenin hiçbirinin peygamber olmadığını öğrendiğimde çok yıkılmıştım.

sevgilisinin üzerine oturarak öldüren kadın

kleopatra
Türünün ikinci örneği olabileceğim kadındır.
Zira arkadaşlarım istediğim şeyleri gerçekleştirmedikleri takdirde onları üzerlerine oturmakla tehdit ederim hep. Ve işin güzel yanı bu tehdit işe yarıyor, dediklerimi anında yapıyorlar. Şu anda kendimi keşfedilmemiş bir yetenek olarak görüyorum, şimdiye kadar bir arkadaşımı en ölümcül saldırıma kurban verip bu sıfatı ilk alan şahıs ben olmalıydım.

topuklu ayakkabı

kleopatra
Anatomiye ve Allah'ın düzenine baş kaldırış resmen.
Resmen Allah'a “sen beni insan olarak yarattın ama ben inatla kedi gibi yürüyeceğim” demek.
Ayrıca etkili bir vücut terbiye öğretisi, öyle Hindistan'da tapınaklara kapanmanıza keşişlerle yarı aç yaşamanıza, kendinizi Tanrı'ya adayıp manastırda kalmanıza gerek Yok. Bu meretten 10 cm, sivri burun, platformsuz ve rugan bir model ayağınıza geçirip gerekli aşamaları başarıyla tamamlayınca insan-ı kamil oluyorsunuz.
Aşama aşama bakalım:
Yükselti: her yükselişin beraberinde zorluğu ve meşakkati getirdiği anl***** gelir. Ayağınız yerden kesildikçe sendeleyip yere çakılma riskiniz artar -ki bu genellikle burkulma suretiyle olur- ve bu özelliği ile topuklu ayakkabı size en güçlü göründüğünüz anda bile mutlak bir güç sahibinin olduğunu ve sizin anlık bir şükürsüzlükle yerle yeksan olabileceğinizi öğretir.
Sivri burun: beş parmağı tek parmak varmışçasına bir arada zapt-u rapt altında tutan bu tasarım harikası şey, bize disiplini ve birlikten kuvvet doğduğunu anlatır. Gücün, ancak Safları sıklaştırarak temerküz edeceğini anlatır. Ayrıca zahmet olmadan güzelliklerin gerçekleşmeyeceğinin simgesidir. Bir süreden sonra kurşun yarası gibi ağrıyan serçe parmak ise adeta Machiavelli'ye selam çakarcasına, zafere giden yolda gözden çıkarılacak şeylerin mübah olduğunu hatırlatır.
Bu kadar felsefi bir yorum istemiyorsanız; çok güzel duruyor yahu, “sevmeyelim de taş mı olalım” derim.

özgecan aslan

kleopatra
Mersin'de çok üzücü bir şekilde hayatını kaybeden genç hanım.
Meselenin vehametini kelimelere döküp ona ve ailesine duygusal anlamda saygısızlık yapmak istemediğim için sadece “üzücü” demekle yetiniyorum.
Sosyolojik olarak ise, sosyal medyanın hayatımızda ne denli önemli bir noktada olduğunu tescilleyen olaylardan. Bu olayın yaşanmasından kısa bir süre sonra “sosyal medya” isimli alandışı seçmeli bir ders almıştım. Konu Sosyal medya ve dersi veren hocamız da iletişim fakültesi üyesi olduğu için haliyle ders örneklerimiz hep güncel olaylar ekseninde ilerliyordu.
Derste şöyle bir detay öğrendim. Özgecan olayı ilk olarak tv'de haber olarak çok kısa bir süre verilip geçiliyor.
Olay esasen sosyal medyada tepki çekip gündem oluyor.ve akabinde haber bültenlerinde dakikalarca yer verilmeye başlanıyor. Yani bu olay Twitter'da gündem olmasaydı, kampanyalar düzenlenmeseydi belki de hiçbir anahaber bülteninin ekranında karartılmış bir özgecan resmi ve duygusal bir melodi duymayacaktık.
İşin bir başka yanı ise -güler misiniz ağlar mısınız bilemiyorum- İstanbul cevizlibağ'da bulunan Atatürk kız öğrenci yurdu civarında o zamana kadar hep akşam vakitleri taciz vakaları vs oluyormuş. Sebebi, yurdun giriş çıkış kapısının toplu taşıma noktalarına göre ters bir konumda olmasıydı sanırım. İşte özgecan olayından sonra, kaç zamandır talepte bulunulmasına rağmen bir çözüm getirilmeyen bu yurtta gerekli önlemler alınmış kız öğrenciler için...
birilerinin bir şeyler yapması için bu kadar üzüntüye gerek var mıydı diye insan sormuyor değil.

kahvaltı yapmayan insan

kleopatra
Midesinin geç uyanma ihtimali yüksektir.
Ya da kahvaltıyla alakalı güzel olmayan anıları vardır.
Ya da evde ona kahvaltı alışkanlığı kazandıramamış bir annesi vardır.
Şahsen bende bu saydıklarımın üçü de var.
Ama sağlık açısından iyi değil onu söyleyeyim. Aç karna güne başlayınca kan şekeri ve tansiyon düşmeye başlıyor haliyle.
15

sevilmediğini hissetmek

kleopatra
Kumar borcuna benzer.
Borç vardır aslında, ödenirse de geçerli bir ödeme olur ama ödenmediği takdirde dava konusu edilemez. Buna hukukta eksik borç diyorlar hatta.
Sevilmek de böyle bir şey, sevilmediğin zaman üzülüyorsun ama “beni neden sevmiyorsun ulan?” Diye hesap soramıyorsun.
Üniversite birinci sınıftaydım. Babamın ilahlığındaki en çaresiz zamanlarımı yaşıyordum. Salondaki üçlü koltuğun en sağına ilişmiş vaziyette derdimi anlatmaya çalışıyorum ama ağlamaktan konuşamıyorum bile. Kolezyum'da Aslanların önüne atılmış gladyatör gibiyim. Kendi kendimi tembihlememe rağmen daha ağzımı açamadan ağlamaya başladığım için, içten içe nefret ediyorum kendimden.
Bir yerde babam bana “ağlayarak bana istediklerini yaptıramazsın” diyor. Yazık, benim fazla gerçek duygularım onun tanrısal katından timsah gözyaşı olarak görünüyor demek ki.
Güç bela zorluyorum kendimi, içimden “hadi kes ağlamayı hıçkırmayı bir şeyler söyle” diyorum kendime.
Tüm gücümü toplayıp ağzımdan şunu çıkarabiliyorum ancak: “beni üzüyorsun...”
o anda kafama bir çivi daha çakıyor çakma tanrım, “üzülürsen üzül, önemli olan benim üzülmemem” diyor.
Beni sevmediğini biliyordum ama o an resmen uzay boşluğuna tescil etti sevgisizliğini. Adamın yakasına yapışıp “neden beni sevmiyorsun!” Diye hesap da soramıyorum. Öyle kalakaldım işte. Sevdiğini göstermek önemli o yüzden.
7

mesaj sesine heyecanlanmak

kleopatra
Bende gerçekleşmeyendir.
Heyecandan ziyade stres oluyorum “yine ne oldu” diye.
En yakın arkadaşınız sevgilisinden ayrılmışsa hele seri ekran görüntülerine karşı hazırlıklı olun. Bir de sırası karışarak gelmiyor mu namussuzlar, Sherlock titizliğiyle sıraya koyuyorum hepsini.
Bir de yerli yersiz ses kayıtları atanlar var, tam sopalıklar.

obsesif kompulsif bozukluk

kleopatra
Dünyada bünyesinde bulunan hastayı mutlu eden nadir hastalıklardan biridir (hoyratça hastalık dedim ama ehl-i tıbbiye nazarında cahil addedilmek istemem, hata ettiysek affola).
Ben bu durumu şeye benzetiyorum: hani temel reis'in bir bölümünde Kabasakal safinaz'ın evinin su borularını bozuyor ya, gidere karışmayan borular ordan burdan patlak veriyor hani, heh işte buna benzetiyorum.
Bu takıntı dediğimiz mevzu yok yere çöreklenmiyor bence insanın canına. Pek çok takıntı türü var ama toplumumuzda en çok temizlik göze çarpıyor bence.
Başka bir sözlükte şu temizlik takıntısı ile ilgili olarak “tamamen gündelik sorunları hasıraltı etmek” şeklinde bir yorum görmüştüm. Buna katılmıyorum ben. Var olan sorunu algılayıp sorunu hasıraltı etmek değildir takıntılı insanın işi. Bence bunu Yapmaya onu iten iki farklı senaryo vardır:
Ya hayatını yönetemiyordur, kendi iradesi ile kendi hayatında tasarrufta bulunması engelleniyordur ve kişi de hayatını yönetme ve -kendince- hayatını mamurlaştırma çabasını takıntıları vesilesiyle ütopik bir düzenle sağlamaya çalışıyordur ( örneğin, dolabındaki kıyafetleri gök kuşağındaki sıra ile renklerine göre diziyordur, kitaplığındaki kitapları boy, yazar veya tür olarak sıralıyordur, kulak çöpüyle derz dolgularını siliyor ya da yerdeki seramiklerin çizgilerine basmadan yürüyordur...)
Ya da üzerinde çok büyük stres vardır ve stres yumağı ile mücadele etmeden önce kişi kendine suni sorunlar yaratıp takıntıları ile bu sorunları çözüp asıl stres kaynağıyla yüzleşmeyi -kendince- erteleyerek günlük kısa süreli iç rahatlığı sağlıyordur.

resmi gazete

kleopatra
Kanunlarla birlikte, bakanlar kurulunun bazı kararlarının Yargıtay içtihadı birleştirme kararlarının ( çünkü bu kararlar bağlayıcıdır ve kanun hükmündedir) ve anayasa mahkemesinin bazı kararlarının ( özellikle anayasaya aykırılık iddiasıyla açılan iptal davaları kararları) da yayımlandığı gazetedir. Kanunların çoğunun yürürlüğe girmesi, resmi gazetede yayımlanması itibariyle yahut bu zamanın üstünden belli bir süre geçmesi itibariyle başladığı için önemlidir.

pembe dizi

kleopatra
(Ukde: mavikaranlik )
Genellikle Arjantin yahut Brezilya gibi Güney Amerika ülkerinde geçen, yoğun aşk, ihtiras ve entrika temalı, esas oğlan ve esas kızın üstlerine bir tek meteor düşmediği derecede iç bayan senaryolara sahip dizi türüdür.
Cem yılmaz'ın Gözüyle tarif edecek olursak: aşçı bahçıvana, bahçıvan şoföre, şoför uşağa, sonra hepsi uşağa, olay Köşkte geçiyor zaten!
Bu dizilerin olmazsa olmaz unsurları arasında elden düşmeyen viski bardakları, kilise ayinleri ve Paskalya bayramları, nesebi baba yönünden tam saptanamayan çocuklar, aşk dolu sahneler, zeka seviyesi düşük ve klişe replikler ve uzayıp giden ancak bir türlü sonuca varılamayan bölümler yer alır.
Bir de, yabancı kaynaklarda bu diziler “soap operas” yani sabun operası anlamına gelen bir isimle anılırlar. Hayal meyal hatırladığım kadarıyla dizilere ilk olarak bu işi yapanların sponsor olması ile bir bağlantısı vardı.

hz. idris

kleopatra
Kur'an-ı kerim'de Meryem suresi 56-57. Ayetlerde hakkında “ bu kitapta İdris'i de an. Çünkü o bir sıddık, bir peygamberdi.- biz, o'nu yüce bir mekana yükselttik.” Şeklinde ayetler geçen peygamber ( enbiya suresinde de ismi geçiyor bu arada). Terzi olduğu ve hz. Şit'in soyundan geldiği söylenmektedir ( bazı kaynaklarda oğlu olarak geçiyor ama Tevrat'taki soy ağacına bakarsak oğlu değil, soyundan geliyor ).
Tevrat'ın tekvin bölümünün 5. Bapında, “hanok” adında hz. İdris'ten söz edilir. Kur'an'daki ayetle benzer şekilde Tevrat'ta hanok hakkında “... ve hanok allah ile yürüdü; ve gözden kayboldu; çünkü allah onu aldı.” Denmektedir. Buradaki “allah onu aldı” ifadesi canını aldı anlamında yorumlanmasın, çünkü Tevrat'ın genel dilinde -en azından bendeki çevirisinde- diğer tüm Kişiler için “öldü” ifadesi kullanılmış. Buradan bahsedilen hanok'un Hz. İdris olduğunu çıkarabiliriz.
Biraz daha enteresan bir bilgiye ise dün akşam rastladım, okuduğum bir başka kitapta ( Orhan Hançerlioğlu-düşünce tarihi) hz. İdris'i işaret eden bir kısımda, onun, Mısır papirüslerinde hermes tut ( thot) olarak geçtiğini ve Yunan'ların onu hermes ile özdeşleştirdiklerini, hatta ona “üç kez bilgin” anlamına gelen trismegiste dedikleri yazıyordu.
Bunların hepsini okuyunca “bir dakika, hz. İdris Mısır mitolojisindeki thot ve Yunan mitolojisindeki hermes mi Yani” diye biraz afalladım. “Hadi bu neyse de inşallah 30.000 dolara çanta satan hermes markasının hz. İdris'le bir Alakası yoktur inşallah” dedim kendi kendime. Mitoloji ile alakalı okumalarım devam ettikçe eklemeler yaparım, o zamana kadar esen kalın.

sıdıka

kleopatra
Ukde: medikalninnici
Bir kadın ismi.
Ayrıca bir dönem yayınlanmış Türk dizisi.
Baş rollerinde Hasibe Eren, Ali erkazan, Füsun Demirel vardır.
Saka ailesinin hayat rutini ekseninde evin kızı sıdıka'nın gözüyle Türk toplumunun absürt yönleri güzel bir şekilde işlenmiştir.
Jeneriğindeki şarkıda geçen “gir içeri, kır dizini, dön önüne kız sıdıka/ abin görür, baban duyar, dayak yersin kız sıdıka” kısmı da evde karl marks'ın Proletarya diktatörlüğü hayalini okurken bulaşık önlüğü takan hanım kızlarımıza gelsin.

cemil meriç

kleopatra
Kültürü katı ve fakir bulup, medeniyet yerine irfan kavramını tercih eder.
Kültürden irfana adlı eserinde irfan için şunları söyler:
batı'nın kültürü var, bizim ise irfanımız.irfan insanoğlunun has bahçesi, ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinler susar, duvarlar yıkılır, anlaşmazlıklar sona erer. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak için önyargıların köleliğinden kurtulmak gerekir. İrfan, nefs terbiyesi, olgunluğa açılan kapı, amelle taçlanan ilim. Kültür, irfana göre katı ve fakir. İrfan insanı insan yapan Vasıfların bütünü, yani hem ilim hem iman hem de edep. Batı, kültürün vatanı; Doğu, irfanın. Ne batı'yı Tanıyoruz ne doğu'yu; en az tanıdığımız ise kendimiz.

kahve telvesi yemek

kleopatra
En büyük hobilerimden biridir. En yakın arkadaşımın annesi kahveyi bana getirirken yanında çay kaşığı ile birlikte getirir hatta. Annem bana hamileyken de yiyormuş bu mereti. O zamandan rafine zevklerimin olduğu belliymiş yani.
Arkadaş ortamında ortaya atılan aşırı gereksiz “hadi fal bakalımmm” saçmalığından kaçmamı sağlayan yegane çıkış kapım ayrıca. Bomboş fincanı gösterim “fal bakılacak bir şey kalmadı” diyorum.

caner taslaman

kleopatra
Boğaziçi üniversitesi'nde sosyoloji alanında lisans eğitimini tamamladı. Sonra Marmara üniversitesi felsefe ve din bölümleri bölümü'nde “big bang teorisinin felsefe ve teolojiyle ilişkisi” üzerine yazdığı teziyle yüksek lisans çalışmasını; aynı bölümde “ Evrim teorisi'nin felsefe ve teolojiyle ilişkisi” üzerine yazdığı teziyle doktora çalışmasını tamamladı. İkinci doktorasını İstanbul üniversitesi siyasal bilgiler fakültesi'nde “küreselleşme süreci'nde Türkiye'de islam” isimli teziyle yaptı. Doçentlik tezinin konusu ise “kuantum teorisi'nin felsefe ve teolojiyle ilişkisi” oldu. Önce Tokyo üniversitesi'nde, ardından oxford üniversitesi'nde post-doktora çalışmalarını yaptı. Ayrıca Harvard üniversitesi ve cambridge üniversitesi'nde misafir akademisyen olarak bulundu. Şu anda yıldız teknik üniversitesi felsefe bölümü'nde profesör öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Modern bilim-felsefe-din ilişkisi en temel ilgi alanıdır ve din felsefesi, din sosyolojisi, bilim felsefesi, fizik felsefesi ve biyoloji felsefesi çalışma alanlarıdır.

Az önce “bir müslüman evrimci olabilir mi?” İsimli kitabını bitirdiğim yazar. Genel izlenimim, rencide edici bir üslup kullanmaksızın, sade ve kolay bir dille meseleye açıklık getirmek isteyen bir hocamız. Varlığının ve çalışmalarının daim olmasını diliyorum. Konuyla ilgilenen ve islam-evrim ilişkisini merak edenler için, ortaya en çok atılan tartışma konularına cevap vermeye çalışmış bir kitap olarak, tavsiye ederim.

Radyo Yayını